SİPERDEKİ FIRTINA

BÖLÜM 41: BOĞAZDA SIKIŞMA VE SESSİZLİK

Yazar:

SİPERDEKİ FIRTINA - zeynep ay kitap kapağı
SİPERDEKİ FIRTINA kitap kapağı

BÖLÜM 41: BOĞAZDA SIKIŞMA VE SESSİZLİK [Metehan'ın Anlatımından] Saat sabahın sekiziydi. Hakurk’taki kanyonun tabanı patlamış roket kovanları, parçalanmış taşlar ve kana belenmiş kar kütleleriyle doluydu. Karşımızdaki sızma girişiminde bulunan terörist grubunun büyük kısmı etkisiz hale getirilmişti ama geriye kalan üç kişilik bir grup, boğazın en dar yerine, doğal bir mağara ağzına mevzilenmişti. "Kaptan, mühimmat durumu kritik!" dedi Sedat Abi kayalığın arkasından bana doğru bağırarak. "İkişer şarjörümüz kaldı. İkmal helikopteri bu siste buraya inemez." Yüzümdeki barut karasını elimle sildim. Omzumdaki dikişlerin kanaması sargıyı tamamen ıslatmıştı, üniformamın sol tarafı yapış yapıştı. Ama vücudumdaki adrenalin o sızıyı ikinci plana atıyordu. "Kalan mühimmatı idareli kullanacağız," dedim fısıltıyla telsizden. "Gereksiz ateş yok. Mağara ağzına girmeye çalışmayacağız, onları dışarı çıkmaya zorlayacağız." O an telsizden bir cızırtı koptu. Tabur merkezinin ana telsiz kodu ekranda belirdi. "Bordo-1, burası Merkez! Durumunuz nedir? Tamam." Mandalı sıktım. "Merkez, Bordo-1 konuşuyor. 3 numaralı boğaz emniyete alındı. Sızma grubu bastırıldı. İki yaralımız var, hafif. Mühimmat kısıtlı ama hattı tutuyoruz. Tamam." "Anlaşıldı Bordo-1. İkmal ve destek timi sisin kalkmasını bekliyor. Bölgedeki hareketliliğe karşı teyakkuzda kalın. Allah yardımcınız olsun. Tamam." Telsizi kapattım. Kayalığa sırtımı dayayıp derin bir nefes aldım. Sağ elim otomatik olarak sol göğsüme gitti. Parmaklarımın altında Ayla'nın o yeşil kadife kılıfı ve babasının gümüş yüzüğü duruyordu. Hakurk'un buz gibi havasında bana yaşama arzusu veren tek şey, o yüzüğün göğsüme yaptığı baskıydı. O yüzük buradaydı, ben buradaydım. Ve Rize'deki o ahşap evde bir kadın, benim nefes alışımı seccade başında takip ediyordu. "Dayan Ayla..." diye fısıldadım buz tutmuş rüzgâra. "Bu boğazı temizleyip geleceğim." [Ayla'nın Anlatımından] Gündüz Rize'ye çöktüğünde bile hava aydınlanmamış gibiydi. Gri, ağır ve nemli bulutlar Karadeniz dağlarının tepelerine oturmuştu. Ahşap evin alt katından taze demlenmiş çay kokusu geliyordu ama ben yukarıdaki odadan dışarı adım atmamıştım. Seccademi katlamamıştım. Üzerindeki o hafif kırışıklıklar, gece boyunca tuttuğum nöbetin sessiz şahitleriydi. Pencerenin önündeki tahta sandalyeye oturdum. Elimi elbisemin cebine soktum. Yıllardır parmaklarımın alıştığı o gümüş yüzüğün dokusu yoktu artık cebimde. Yüzük gitmişti. Babamın hatırası, şimdi Metehan'ın atan kalbinin üzerinde, Hakurk’un o dondurucu soğuğunda bir zırh gibi duruyordu. "Gitti..." diye fısıldadım kendi kendime. "Yüzük de gitti, kalbim de..." Asiye teyze merdivenleri yavaşça tırmanıp odaya girdi. Elindeki ahşap tepside bir kâse sıcak çorba vardı. Tepsiyi masaya bıraktı, gelip arkamda durdu. Elleriyle omuzlarımı sıktı. "Telsizden haber gelmiş kızım," dedi Asiye teyze. Sesindeki o hafif rahatlama içime bir damla su serpti. "Tabur merkezine ulaşmışlar. Boğazı tutmuşlar. Metehan iyiymiş..." Göğsümden devasa bir nefes boşaldı. Gözlerimden süzülen yaşlar yanaklarımı ıslattı ama bu sefer korkudan değil, şükürdendi. "İyi miymiş teyze?" dedim, hemen arkama dönüp Asiye teyzenin ellerine sarılarak. "Yarası kanamamış mı? Sol omzu..." "İyiler kuzum, hepsi iyi," dedi Asiye teyze başımı öperek. "Ama daha görev bitmedi. Sis varmış dağlarda, ikmal bekliyorlarmış." Ayağa kalktım. Pencereden dışarıdaki o gri sise baktım. Metehan hayattaydı. O sekiz yiğit hâlâ ayaktaydı. Babamın gümüş yüzüğü onun göğsünde atarken, benim bu Rize vadisinde pes etmeye hakkım yoktu. Seccademin başına geri döndüm. Nöbet henüz bitmemişti. Dağlardaki sis dağılana, Metehan o al bayrağın altında Rize'ye ayak basana kadar bu seccade benim kışlam olmaya devam edecekti.

Bölümün tamamını WritePad'de oku