BÖLÜM 39: BARUT KOKUSU VE SECCADE NÖBETİ
Yazar: zeynep ay

BÖLÜM 39: BARUT KOKUSU VE SECCADE NÖBETİ [Metehan'ın Anlatımından] Gece yarılanmış, Hakurk’un kayalıkları mermi kovanlarının yere düşerken çıkardığı o tiz seslerle yankılanmaya başlamıştı. Tüfeğimin namlusundan yükselen barut dumanı, dondurucu ayazda yüzüme doğru yalpalıyordu. Namlunun sıcaklığı soluduğum o buz gibi havayı yakıyor, genzime metalik bir tat bırakıyordu. "Kaptan! Sağ kanat kilitlendi! Bixi ile baskı kuruyorlar, kafayı kaldıramıyoruz!" Telsizden yükselen ses Sedat Abi’ye aitti. Sesi rüzgârın haykırışına ve hemen arkasından patlayan otomatik tüfek seslerine karışıyordu. 3 numaralı boğaz bir darboğazdı. Eğer teröristler tepe hattını ele geçirirse, kanyonun tabanındaki tüm karakol ikmal yolu onların kontrolüne geçecekti. Biz sekiz adam, o tepe ile vatan toprağı arasındaki tek çelik duyardık. "Yasin!" diye bağırdım telsizden, sol elime dökülen kovan kay sıcaklığını hissederken. "Bixi mevziini tespit et! İkinci atışta sustur!" "Anlaşıldı Kaptan! Hedef görüşümde... Rüzgâr sert ama alacağım!" Kayalığın arkasına tamamen sırtımı dayadım. Şarjörü değiştirirken parmaklarım soğuktan neredeyse hissiyatını kaybetmişti. Sol omzumdaki hasta dikişler her tüfek tepmesinde derin bir mızrak gibi etime saplanıyordu. Hastaneden yeni çıkmış bir beden için bu tempoda savaşmak akıl kârı değildi ama Bordo Bereli olmak tam da buydu: Bedenin bittiği yerde iradeyle ayağa kalkmak. Hücum yeleğimin sol iç cebine el ayamı bastırdım. Ayla’nın yeşil kadife duası ve babasının gümüş yüzüğü oradaydı. O soğuk gümüş kaş, tam kalbimin üzerine bir mühür gibi basıyordu. Her nefes alışımda, omzumdaki acı ile göğsümdeki o sıcak mühür arasında gidip geliyordum. ‘Ben o günü bekleyeceğim Metehan... Sen kaç kere dağa çıkarsan çık, ben burada senin nöbetini tutacağım.’ Ayla’nın sesi zihnimde patlayan mermilerden daha yüksek yankılandı. O Rize’deki ahşap evde, ahşap tahtaların üzerinde diz çökmüş, tülbendiyle gözyaşlarını silerek dualar ediyordu. Ben o duayı burada, Hakurk’un eksi on sekiz derecelik cehenneminde kurşun geçirmez bir zırh gibi hissediyordum. "Kaptan! İkinci grup sızmaya çalışıyor! Sol kayalıklardan üzerimize geliyorlar!" Burak’ın çığlık benzeri Uyarısıyla gözlerimi sol dik yamaçlara çevirdim. Karartılar kayaların arasından sıyrılarak yaklaşmaktaydı. "Sedat Abi, Burak benimle kal! Yasin tepeyi tutmaya devam et! Bu boğazı vermeyeceğiz!" Tüfeğimi kayalığın üzerine sabitledim. Gece görüş dürbününün yeşil ışığında hedef belirdiği an tetiğe bastım. Hakurk patlayan roketlerin, kayalara çarpan şarapnellerin ve vatan uğruna canını ortaya koyan sekiz adamın haykırışıyla inliyordu. O an anladım: Bu dağlardan ya zaferle çıkacaktık ya da o 60. bölümün kaderinde yazan o nihai şehadet şerbetini içecektik. Ama son nefesimize kadar bir adım bile geri çekilmek yoktu. [Ayla'nın Anlatımından] Saat gecenin dördünü geçmişti ama Rize’deki o küçük ahşap odada zaman kavramı tamamen yitip gitmişti. Seccadenin üzerindeydim. DışarıdaKaradeniz’in deli poyrazı ahşap evin pencerelerini sarsıyor, çatıyı dövüyordu. Ama içimdeki fırtına, dışarıdaki rüzgârdan bin kat daha şiddetliydi. Göğsümdeki o keskin sızı bir an bile hafiflememişti. Elimi göğsüme bastırıp alnımı seccadenin soğuk kumaşına koydum. Gözyaşlarım seccadedeki lale nakışlarının üzerine damla damla düşüyor, kumaşı karartıyordu. Genzimde tuhaf bir koku vardı... Ihlamur kokulu bu odada, genzimi yırtan sinsi bir barut ve yanık kokusu duyuyordum. İki ruh birbirine bağlandığında, mesafe dediğin şey hükmünü yitirirdi. Metehan Hakurk’ta ne nefes alıyorsa, ben Rize’de onu soluyordum. "Allah’ım..." diye fısıldadım. Sesim kendi kulaklarıma bile yabancı, titrek bir dua gibi geliyordu. "Sen o dondurucu karların üzerinde tutulan nöbeti zayi etme. Metehan’ı... Gözümün nurunu ve yanındaki o sekiz yiğidi koru." Asiye teyze odanın köşesinde, elindeki tespihi parmaklarının arasında süratle çekiyordu. Her bir habbede dudaklarından "Yâ Hafîz, Yâ Selâm" esmaları dökülüyordu. Bir asker anası olmanın verdiği o vakur ama yakıcı tecrübeyle gözle…