BÖLÜM 36: KIŞLANIN SOĞUK BETONU VE AĞIR YEMİN
Yazar: zeynep ay

BÖLÜM 36: KIŞLANIN SOĞUK BETONU VE AĞIR YEMİN [Metehan'ın Anlatımından] Kışlanın iç tim koridorundaki o soğuk beton kokusu, ciğerlerime çektiğim ilk anda Hakurk’un puslu havasını hatırlattı. Rize’deki o ahşap evin çam ve ıhlamur kokusu geride kalmıştı; şimdi yeniden üniformanın, bot boyasının ve silah yağının o sert, tavizsiz dünyasındaydım. Sol omzumdaki dikişler tam kaynamamıştı ama tabur binasının merdivenlerini tırmanırken adımlarıma tek bir dikkatsizlik ya da zaaf aksettirmedim. Bordo Bereli bir kaptan, timinin karşısına yürürken omzunu değil, başını ve iradesini dik tutmak zorundaydı. İç tim odasının kapısını ittim. Odadaki hafif fısıltılar bir anda kesildi. Sedat Abi elindeki haritayı masaya bıraktı, Burak tüfeğinin harbi harbisini kenara koydu, kaburgasında çatlak olan Yasin ise oturduğu sandalyeden bir çırpıda fırladı. "Kaptan!..." dedi Yasin, gözlerinin içi parlayarak. Tim tek bir vücut gibi ayağa kalktı. Hepsinin yüzünde, Hakurk’un o dondurucu çığının altından canlı çıkan komutanlarını karşılamanın gururu ve o tarif edilmez kardeşlik bağı vardı. "Rahat beyler," dedim, sesimdeki o sert ama babacan tonu koruyarak. Her birinin gözlerinin içine tek tek baktım. "Nasıl durumlar?" "Gözümüz yollarda kaldı Kaptan," dedi Sedat Abi yaklaşarak. Elini omzuma koyacak gibi oldu ama yarama denk gelmesin diye duraksayıp kolumu sıktı. "Seni o karların altından çıkardığımız gün... Rize’deki o haberci aracının kapıya dayandığı anı düşündükçe hâlâ içimiz kıyılır." Parkamın sol iç cebine, kalbimin tam üstüne dokundum. Orada iki kutsal emanet yan yana duruyordu: Ayla’nın elleriyle işlediği o yeşil kadife kılıftaki dua ve babasının gümüş kaşlı yüzüğü. "Biz o karların altından tek başımıza çıkmadık Sedat Abi," dedim, sesimi timin duyabileceği bir kararlılıkla bükerek. "Arkamızda tutulan o çelikten dualar olmasa, Hakurk ayazı hiçbirimizi yaşatmazdı." Burak yavaşça başını salladı. "Kışlada bile konuşuldu Kaptan... Ayla yengenin o haber geldiğinde 'Metehan ölmedi, duam onunladır' deyip seccadeden kalkmayışı... Vatan kadar dik durmuş arkanda." Yenge... Bu kelime timin ağzından ilk defa dökülüyordu. Aramızda henüz resmi bir nikah, parmağımızda bir yüzük yoktu ama tim benim ruhumu da, Ayla’nın o bükülmez iffetini de çoktan mühürlemişti. Masanın üzerindeki büyük Hakurk haritasına doğru yürüdüm. Siyah tükenmez kalemle işaretlenmiş 3 numaralı boğaz ve güney hattı kıpkırmızıydı. "Sadede gelelim beyler," dedim haritaya bakarak. "Tümen komutanlığı zarfı tebliğ etti. Hakurk’taki terör odakları kış bastırmadan sınır hattımıza son bir büyük yığınak yapma peşinde. Bu sefer sadece bir karakol baskını değil; vatan toprağını kilit altına alacak devasa bir operasyona gidiyoruz." Tim odasında derin bir sessizlik oldu. Kimse korkmuyordu, kimse geri adım atmıyordu. Hepimiz biliyorduk: Bu operasyon, bu zamana kadar girdiğimiz hiçbir pusula kıyaslanamazdı. Gözlerim haritadaki o sarp kayalıklara kilitlendi. Kalbimin üzerindeki o gümüş yüzüğün soğukluğunu hissettim. "Bu tim oraya girecek," dedim ciddiyetle. "Her biriniz arkasında neleri, kimleri bıraktığını iyi bilsin. Çünkü o dağlara gireceğiz ama... geri dönüşümüz vatan toprağına nasıl basar, orasını sadece Rabbim bilir." [Ayla'nın Anlatımından] Rize’deki ahşap evin penceresi, o gittiğinden beri bana daha geniş, daha sessiz ve daha soğuk geliyordu. Metehan’ın kışlaya döndüğü üçüncü gündü. Masanın üzerinde onun ıhlamur içtiği o fincanı, dikişlerini diktiğim o üniformanın bıraktığı hafif dağ kokusunu arıyordu gözlerim. Evin içi cenaze evi gibi susgundu ama bu seferki suskunluk bir yas değil; yaklaşan büyük bir fırtınanın korkunç sessizliğiydi. Mutfakta Asiye teyzeyle birlikte tarhana seriyorduk. Asiye teyzenin elleri titriyor, gözleri sık sık pencereden dışarıya, kışla yoluna kayıyordu. O da bir Bordo Bereli anasıydı; oğlunun, evladının o kışla kapısından içeri girdiğinde ne zaman çıkacağını, ne zaman geri döneceğini bilemeyeceğinin tecrübesiyle kavrulmuştu. "Ayla’m..." dedi Asiye teyze fısıltıyla. "İçimde bir darlı…