BÖLÜM 34: AHŞAP EVİN ÇAM KOKUSU VE İFFETLİ BİR DOK
Yazar: zeynep ay

BÖLÜM 34: AHŞAP EVİN ÇAM KOKUSU VE İFFETLİ BİR DOKUNUŞ [Metehan'ın Anlatımından] Rize Devlet Hastanesi’nin o soğuk antiseptik kokusundan sonra, Asiye teyzelerin ahşap evindeki çam ve kurumuş ıhlamur kokusu ciğerlerime bayram yaptırmıştı. Taburcu olmamın üzerinden iki gün geçmişti. Doktorların "Hastanede kalmalı" ısrarlarına rağmen, tümen komutanının ve Asiye teyzenin araya girmesiyle kendimi bu ahşap evin üst katındaki konuk odasında bulmuştum. Bordo Bereli bir asker için bir yatakta ya da ahşap bir sandalyede öylece oturmak, Hakurk’un en sarp kayalıklarında nöbet tutmaktan daha zordu. Vücudum alışkın değildi durmaya, atalete, yatıp dinlenmeye... Yatağın kenarına oturmuş, sol omzumdaki bandajın üzerinden hafifçe baskı uyguluyordum. Hakurk’taki çığ patlamasında yırtılan kaslarım her kıpırdanışımda bir mızrak gibi batıyordu. Merdivenlerin ahşap basamaklarından gelen hafif, çekingen gıcırtıları duydum. Adımların ritminden gelenin kim olduğunu anlamak için bakmama gerek yoktu. Ayla... Giriş kapısını hafifçe iki kere vurdu. "Metehan..." dedi fısıltı gibi bir sesle. Dudaklarımdan "Gel..." sözü çıkarken bile sesimdeki o sert komutan edasını silmeye çalıştım. Elinde ahşap bir tepsiyle içeri girdi Ayla. Üzerinde mürdüm rengi uzun bir elbise, başında kenarları minik oyalarla işlenmiş mürdüm rengi bir şal vardı. Yüzü hâlâ uykusuzluğun ve günlerdir çektiği o ağır imtihanın izlerini taşıyordu ama gözlerindeki o hüzünlü ışık, Rize vadisine doğan güneş gibiydi. İçeri tek başına girmedi; iffetine, aramızdaki o görünmez edep sınırına halel getirmemek için kapıyı sonuna kadar açık bıraktı. Tepsiyi komodinin üzerine koyarken aramızda daima duran o iki adımlık edep mesafesini muhafaza etti. "Asiye teyze aşağıda çorba yapıyor," dedi, gözlerini halının desenlerinden kaldırmadan. "Ben de sana buharı tüten ıhlamurla böğürtlen şurubu getirdim. Hakurk'un o soğuk ayazı ciğerlerinden sökülsün diye..." Onu izledim. Günlerce seccade başında benim canlı haberimi alana kadar direnen, "O ölmedi, duam onunladır" diyen yetim kız karşımdaydı. "Sağ olasın Ayla..." dedim. Sesi ilk defa bu kadar yumuşak, bu kadar içtendi. "Yorulmuşsun. Kendini bu kadar helak etme, ben iyiyim." Ayla hafifçe başını kaldırdı. Göz göze geldik. Artık o eski, birbirine yabancı "Metehan Bey - Ayla Hanım" uzaklığı yoktu aramızda. Hakurk'un dondurucu karları altında ecel teri dökerken ruhumu ayakta tutan kadınla, o karların altından dönmem için dualar eden kadın aynı gözlerde buluşmuştu. "Helak olmak değil bu..." dedi Ayla, sesi titreyerek. "Sen o dağlarda vatan için canını ortaya koyarken, benim burada senin için iki adım atıp bir ıhlamur kaynatmamın lafı mı olur?" Komodinin üzerindeki o yeşil kadife kılıfa gitti gözüm. Hakurk’taki çığ kütlesinin altında, nefesimin tükendiği o zifiri karanlıkta sol cebimden çıkarıp kalbimin üzerine bastırdığım o kılıf... "Bu dua..." dedim, elimi uzatıp kadife kılıfı parmaklarımın arasında sıkarak. "O kayaların altında üzerime kar yığılırken bana nefes oldu Ayla. Bordo Bereli asker komutanına, silahına güvenir derler... Ben o gece senin duruşuna, senin iffetle tuttuğun nöbetine güvendim." Ayla’nın yanaklarına hafif bir kızıllık hücum etti. Tülbentinin ucunu parmaklarının arasında mahcubiyetle büktü. "Rabbim nasibimi bana bağışladı," dedi fısıltıyla. "Ben sadece O'na sığındım. Senden bir haber gelene kadar seccadeden kalkmayacağıma ant içmiştim. Çıkıp geldin ya... Şükürden başka diyecek kelamım yok." Sağ elini tepsiye uzattı, sıcak ıhlamur fincanını bana doğru uzatmak istedi ama sol kolum askıda olduğu için hareket etmekte zorlandığımı fark etti. Bir adım öne attı. Aramızdaki o iki adımlık mesafe bir karışa indi. Teni tenime değmiyordu. Elini elime sürmüyordu. Ama o an odadaki ahşap kokusuna karışan varlığı, dünyadaki bütün yakınlıklardan daha derin, daha mukaddesti. "Zorlama omzunu," dedi, fincanı komodinin kenarına yaklaşarak tutarak. "Sıcak iç... İyi gelir." "Sene kaç kere teşekkür etsem azdır Ayla," dedim, doğrudan gözlerinin içine bakarak. "Bu vatan bo…