BÖLÜM 33: BEYAZ SERUM KOKUSU VE İFFETİN GÖLGESİ
Yazar: zeynep ay

BÖLÜM 33: BEYAZ SERUM KOKUSU VE İFFETİN GÖLGESİ [Metehan'ın Anlatımından] Hastanenin o keskin, soğuk antiseptik kokusu genzimi yakıyordu. Gözlerimi açtığımda tavanın beyazlığı gözlerimi aldı. Hakurk’un o dondurucu zifiri karanlığından sonra bu ışık, göz kapaklarımın arkasına iğneler saplıyordu sanki. Sol kolumda bir serum hortumu sallanıyor, omzumdaki bandajların altından sızan sargı bezi sızımla birlikte sızlıyordu. "Yavaş Kaptan... Zorlama kendini," dedi Sedat Abi’nin sesi. Yatağın kenarında oturuyordu. Yüzü is içindeydi, yorgunluğu gözlerinden okunuyordu ama bakışlarında canlı çıkmamın getirdiği o derin, sarsılmaz bir rahatlama vardı. "Tim..." dedim, sesim çatallı ve pürüzlü çıkmıştı. Boğazım kurak bir toprak gibiydi. "Çocuklar nasıl?" "Yasin’in kaburgasında çatlak var, Burak hafif atlattı. Hepsi iyi Kaptan. Hakurk’tan seni o karların altından çıkardık ya... Şükürler olsun," dedi Sedat Abi, elini omzuma hafifçe dokundurarak. Sırtımı yatakta hafifçe doğrultmaya çalıştım. Omzumdaki yırtılma hissi canımı yaktı ama umursamadım. Elimi doğrudan yatağın komodinine uzattım. Parkamın iç cebinden çıkarılmış, komodinin üzerine titizlikle konulmuş iki şey vardı: Babamın gümüş saati ve Ayla’nın yeşil kadife kılıftaki duası. Parmağımın ucuyla o yeşil kadife kumaşa dokundum. Hakurk’un çığ patlamasında, kayaların altında, ölümün o soğuk uykusunda beni diri tutan o sıcaklık tam da buradaydı. "Seni önce Askeri Hastaneye götürecektik," dedi Sedat Abi, ses tonunu biraz düşürerek. "Ama Rize’deki tümen komutanı ve Hatice Hanım baskı yaptı. 'Rize Devlet Hastanesine sevk edilsin, yakınında olsun' dediler. Şu an Rize’desin Metehan." Rize... Gözlerimi kapattım. Göğsümün ortasındaki o amansız darlık ilk defa yerini derin bir serinliğe bıraktı. O yetim kızın duaları Karadeniz’in sisli vadilerinden aşmış, beni o dondurucu dağlardan söküp almıştı. "O..." dedim, sesim kısılarak. "Ayla nasıl?" İlk defa resmiyetin o soğuk zırhına sığınmamış, "Ayla Hanım" dememiştim. Hakurk’un karları altında ecel ecel e ter dökerken, ruhumu ayakta tutan kadına artık bir yabancı gibi hitap edemezdim. Sedat Abi hafifçe tebessüm etti. Komutanı olmama rağmen aramızdaki o abi-kardeş bağı yüzünden halimi gayet iyi anlıyordu. "Kışlaya karabalık haberin düştüğünde herkes ümidini kesmişti Metehan. Ama Hatice dedi ki... Ayla kız hiç ağlamamış, 'O ölmedi, benim duam onun üzerindeyken o gelecektir' deyip seccadeden kalkmamış. Herkes onu aklını yitirdi sanmış ama o senin canlı haberini alana kadar bir milim geri adım atmamış." İçimden bir şeylerin koptuğunu, boğazımın düğüm düğüm olduğunu hissettim. Bordo Bereli bir asker olarak nice çatışmalara girmiş, nice ölümcül pusulardan çıkmıştım. Ama bir kadının, aramızda henüz tek bir el teması yokken benim için böylesine devasa bir inanç nöbeti tutması... Bu, omzumdaki kurşun yarasından daha ağır, daha mukaddes bir yüktü. "Görmem lazım..." diye fısıldadım. "Göreceksin," dedi Sedat Abi ayağa kalkarak. "Ama kapının dışında bekliyorlar. Asiye teyze ve Ayla... İffetini bilirsin Kaptan. İçeri tek başına girip seninle yalnız kalmaz. Asiye teyzeyle birlikte gelecek." Doğruldum. Yakamı düzelttim. Omzumdaki acıyı bastırıp, üzerimdeki hasta önlüğünün üzerine eşofman üstümü giydim. Bir askere, bir Bordo Bereliye yakışır şekilde durmalıydım. Onun sarsılmaz duasına, mahcup ama derin bir adanmışlıkla karşılık vermeliydim. [Ayla'nın Anlatımından] Hastanenin koridorundaki o soğuk fayansların üzerinde adımlarken, dizlerimin titremesini engelleyemiyordum. Dün gece Rize’ye düşen o kapkara feryat, şimdi yerini göğsümü genişleten, gözlerimi yaşartan mucizevi bir şükre bırakmıştı. Metehan yaşıyordu. Hakurk’un o insafsız karlarının altından, ölümün pençesinden sökülüp alınmıştı. Asiye teyze yanımda yürüyordu, elinde kışladan getirdiği küçük bir dua kitabı vardı. Hatice abla ise koridorun başında nöbetçi askerlerle konuşuyordu. Odanın kapısına yaklaştığımızda adımlarım kendiliğinden yavaşladı. Aramızda hep o üç adımlık edep mesafesi durmuştu. O bana bakarken gözler…