BÖLÜM 32: BUZ TUTMUŞ PARMAKLAR VE RİZELİ BİR KIZIN
Yazar: zeynep ay

BÖLÜM 32: BUZ TUTMUŞ PARMAKLAR VE RİZELİ BİR KIZIN [Metehan'ın Anlatımından] Karların altındaki o zifiri mezarda kaç saat, kaç gece geçtiğini bilmiyordum. Time, mesafeye ve zamana dair her şey Hakurk’un o dondurucu fırtınasında eriyip gitmişti. Gözlerimi bir anlığına aralayabildiğimde, sol elimdeki hissin tamamen kaybolduğunu fark ettim. Soğuk, etimi kemiğime kadar uyuşturmuştu. Omzumdaki yara dikişlerinin soğuktan donup sertleştiğini, kanın kamuflajımla bütünleştiğini hissediyordum. Hipotermi, insanı usulca, tatlı bir ölüm uykusuna çağırırdı. Vücut ısın düştükçe zihnin sana cennet bahçeleri vadeder, kıpırdamadan durmak en büyük huzur gibi görünürdü. "Uyan Metehan..." dedim kendi kendime. Dudaklarımdan çıkan nefes bile kar kütlesine çarpıp buz kristalleri olarak yüzüme döküldü. "Uyan... Çık o uykudan!" Sağ elimle karların içinde küçük bir alan açmayı başarmıştım. Tırnaklarımın arasına dolan buz parçaları parmak uçlarımı kanatıyordu ama o acı benim hayatta olduğumun tek kanıtıydı. Hücum yeleğimin iç cebine bastırdım elimi. Oradaydı. Ayla’nın yeşil kadife kılıfa koyduğu, el emeği dua pusulası ve babamın gümüş köstekli saati. Zihnimdeki o ağır sisin arasından Rize’deki o çay bahçesi belirdi. Şalını sıkıca örtmüş, bakışlarını bir an bile gözlerime kaldırmadan, o derin edebiyle duran Ayla... 'Siz vatana muhafızsınız Metehan Bey... Biz de sizin arkanızdaki duaya...' demişti. Şimdi ben bu karların altında pes edersem, o duanın muhafızı kim olacaktı? Rize’de, kışlanın haberci arabası kapıya dayandığında o yetim kızın gözlerinden dökülen yaşların hesabını kime verecektim? "Hayır..." diye inledim. Bütün gücümü, son yaşama tutunma arzumu bacaklarıma ve göğsüme topladım. Üzerimdeki taş ve kar kütlesine omzumla yüklendim. Omzumdaki yara yeniden yırtıldı, sıcak kan soğuk kamuflajımın içine bir kez daha süzüldü ama durmadım. Kayayı milim milim yana ittim. Kar kütlesi yarıldı. Sert, jilet gibi dondurucu Hakurk rüzgârı yüzüme fırladı. Hakurk dağlarının kapkara, dumanlı gökyüzüyle karşılaştım. Yukarıya doğru bir kolumu uzattım. Gökyüzüne açılan bir el... Karın içinden fışkıran, ölüme direnç gösteren bir askerin eli. Görüşüm bulanıktı ama vadinin aşağısından gelen helikopter sesini ve uzaktan patlayan işaret fişeklerini duydum. Sedat Abi ve tim... Beni arıyorlardı. Yaşayacaktım. Bu Hakurk fırtınasında can vermeyecektim. Çünkü Rize’de benim için seccadeye kapanmış bir kız, henüz tutulmamış bir söz ve takılmamış bir gümüş yüzük vardı. [Ayla'nın Anlatımından] Rize’de sabahın ilk ışıkları vururken, ahşap evin içi hala dün gecenin kapkara yasıyla örtülüydü. Asiye teyze koltukta sızıp kalmıştı; yüzü gözyaşlarından şişmiş, duaları dudaklarında donmuştu. Hatice abla kışladan bir haber, bir telgraf, küçük bir ümit kırıntısı gelir diye kapının eşiğinde oturmuş, gözlerini yola dikmişti. Herkes Metehan Bey’in cenazesinin arandığını sanıyordu. Herkes o karlar altındaki Bordo Bereli Kaptan’ın çoktan şehadet şerbetini içtiğini kabul etmişti. Bir tek ben... Ben o kabullenişe teslim olmadım. Odamın ortasındaki seccademin üzerinden bir an bile kalkmamıştım. Dizlerim uyuşmuş, belim bükülmüştü ama kalbimdeki o yangın tek bir saniye bile sönmedi. Avucumun içindeki o gümüş yüzük, tenimin sıcaklığıyla ısınmıştı. Pencereye doğru yürüdüm. Tülbentimi düzeltip camdan dışarı, sisli Karadeniz dağlarına baktım. Yağmur çiseliyordu. Yaprakların üzerine düşen her damla, sanki benim yüreğime bir serinlik serpiyordu. "O yaşıyor Asiye teyze..." dedim içeri giren Asiye teyzeye dönmeden. Sesimdeki o garip, sarsılmaz dinginlik onu korkuttu. "Ayla’m..." dedi Asiye teyze, yanıma gelip titreyen eliyle omzuma dokunarak. "Kurban olayım yapma kendine bunu. Hakurk’tan gelen komutanlar dediler ki 'Çığ düştü, roket ateşi var'. O dondurucuğda kimse..." "O yaşayacak," diye kestim sözünü. Başımı çevirip gözlerinin içine baktım. "Benim duam onun üzerindeyken, o Hakurk ayazı onun canını alamaz. Rabbim bana o acıyı yaşatmaz Asiye teyze. Aramızdaki o helal bağ kopmadı. Ben hissediyorum..." Elimi gö…