BÖLÜM 31: KOR DÜŞEN OCAK VE YANIK DUALAR
Yazar: zeynep ay

BÖLÜM 31: KOR DÜŞEN OCAK VE YANIK DUALAR [Metehan'ın Anlatımından] Karanlık... Zifiri, nefessiz ve dondurucu bir karanlık. Gözlerimi açmaya çalıştım ama kapaklarım sanki birbirine mühürlenmişti. Göğsümün üzerinde tonlarca ağırlıkta kar ve kaya kütlesi duruyordu. Ciğerlerime çekebildiğim tek şey buzlu bir hava parçası değil, boğucu bir duman ve yanık barut kokusuydu. Sol omzumdaki dikişlerin patladığını, etimden süzülen sıcak kanın kamuflajımın içinde donmaya başladığını hissediyordum. Acı, bir bıçak gibi omzumdan omuriliğime saplanıyordu. Ama acıdan daha ağır olan şey, etrafımı saran o mutlak, ürkütücü sessizlikti. "Yasin..." diye fısıldamaya çalıştım. Dudaklarımdan ses çıkmadı. Kurumuş boğazımdan sadece hırıltılı bir nefes döküldü. Kayaların ve çığın altına gömülmüştüm. Telsizim yoktu, tüfeğim elimden kayıp gitmişti. Hakurk dağları beni ve pusudaki o yangını buzdan bir mezar gibi yutmuştu. Zihnim kaybolmanın, bilincin o karanlık denizinde batıp çıkmanın sınırındaydı. İnsan bu karların altında hipoterminin soğuk uykusuna yatarken, ölmek aslında canını yakmazdı. Soğuk sizi yavaş yavaş uyuşturur, tatlı bir uykuya davet ederdi. Ama tam o anda... Göğsümün iç cebinde bir sıcaklık hissettim. Elimi kıpırdatacak gücüm yoktu ama kalbimin tam üstünde duran o iki emaneti varlığımla hissediyordum: Babamın gümüş saati ve Ayla’nın elleriyle işlediği yeşil kadife kılıftaki o dua. Zihnimdeki o koyu karanlığın ortasında Karadeniz’in çam kokulu yağmuru yağmaya başladı. Rize’deki o ahşap evin penceresi belirdi gözümün önünde. Lacivert şalının altında başını öne eğmiş, ellerini semaya açmış, dudakları titreyerek benim için dualar eden o iffetli yetim kız... 'Duaların sıcaklığı buraya kadar ulaştı Ayla Hanım...' demiştim ona. Şimdi bu karların altından çıkamazsam, o kız benim şehadet haberimle diri diri toprağa girecekti. Benim adımı anarken bile mahcubiyetinden yüzü kızaran o kız, el diliyle konuşturulacak, yüreğindeki o helal sevdasıyla bir başına kalacaktı. "Hayır..." dedim içimden, dişlerimi kıracak gibi sıkarak. "Hayır! Bu dağ beni yutamaz! Benim arkamda nöbet tutan bir iffet var!" Sağ elimi karın içinde milim milim yukarı doğru itmeye başladım. Etime saplanan kayalara, omzumdan fışkıran kanın sızısına aldırış etmeden parmaklarımı buz tutmuş kar kütlesine geçirdim. Şehadet parmağımı karın üzerine çıkarmak, karanlığa bir delik açmak için son gücümle yüklendim. Ben ölemezdim. O gümüş yüzük parmağıma helalinden takılana, o kızın yüzündeki hüzün silinene kadar bu Hakurk ayazı benim canımı alamazdı. [Ayla'nın Anlatımından] Rize’ye o gece çöken karanlık, gökyüzünün değil; yüreğimize düşen o kapkara yangının karanlığıydı. Evin içi cenaze evi gibi susgundu ama bir cenazemiz bile yoktu. Hakurk’tan gelen "Kayıp, cenazesine de ulaşılamıyor, telsizine de" haberi, evin duvarlarına mermer bir feryat gibi sinmişti. Asiye teyze salonda seccadenin üzerinde büzülmüş, dizlerini döve döve ağlıyordu. "Metehan’ım... Kınalı kuzum... Nasıl kıydılar sana dağlarda?" diye yaktığı ağıtlar, ahşap evin tavanında yankılanıyordu. Hatice abla mutfakta gözyaşları içinde Kur'an okumaya çalışıyor, hıçkırıkları ayet seslerine karışıyordu. Ben ise... Ben tek bir damla yaş dökemiyordum artık. Odamın ortasında durmuş, penceremden dışarıdaki kapkara vadide savrulan rüzgâra bakıyordum. Yüreğim öyle bir sökülüyordu ki, sanki göğüs kafesimi canlı canlı yarmışlar da içine kor bir kömür atmışlar gibi bir mahvoluş hissediyordum. Nefes aldıkça boğazım kesiliyordu. Boğuluyordum. Dizlerimin bağı çözüldü. Ahşap zemine çöktüm. Elimi cebime attım. Babamın gümüş kaşlı yüzüğünün durduğu o küçük kadife keseyi çıkardım. Titreyen parmaklarımla keseyi açtım. Gümüş yüzüğü avucumun içine bastırdım. Yüzüğün sivri kenarları etime battı, avucumu kanatacak kadar acıttı ama o acıyı hissetmedim bile. "Rabbim..." dedim fısıltıyla. Sesim bir insanın değil, canı çekilen bir ruhun feryadı gibi çıktı. "Rabbim! Sen biliyorsun... Ben ona helal olmayan tek bir kelam etmedim. Ben onun yüzüne bakarken bile Senin kork…