BÖLÜM 30: KARA HABER VE GÜMÜŞ DÜĞÜM
Yazar: zeynep ay

BÖLÜM 30: KARA HABER VE GÜMÜŞ DÜĞÜM [Metehan'ın Anlatımından] Telsizden gelen son ses, cızırtılı bir çığlıktan ibaretti: "Kaptan! Sol kanat çöktü, mağara ağzından ağır makineliyle—" Cümle tamamlanamadı. 4 numaralı geçit hattındaki dik kayalık patlamanın şiddetiyle sarsıldı. Gök gürültüsünü andıran o korkunç patlama sesiyle birlikte Hakurk dağlarının tepesinden devasa bir kar kütlesi ve kayalar üzerimize doğru çöktü. "Yasin! Burak! Siper alın!" diye bağırdım. Sesim dağın uğultusunda kayboldu. Sol omzumdaki yara dikişlerinin patladığını, etime sıcak bir kanın yayıldığını hissettim ama acıyı hissedecek zaman değildi. Mağara ağzından açılan yoğun çapraz ateş altında timi geriye, güvenli bölgeye çekmeye çalışıyordum. "Sedat Abi! Çocukları sırttan aşağı indirin! Ben roketatar mevziini baskılayacağım!" "Metehan hayır! Tek başına giremezsin o dar boğaza!" diye haykırdı Sedat Abi. Yüzü duman ve kan içindeydi. "Emir bu Sedat Abi! Timi çek!" Tüfeğimi kurup kayalığın arkasından fırladım. Çapraz ateş altındaki kayalık yolda ilerlerken, birkaç metre öteme düşen havan mermisi yeri göğü ayağa kaldırdı. Basıncın şiddetiyle savruldum. Sırtım buz tutmuş sert kayaya çarptı. Gözlerimin önü karardı. Görüşüm yavaş yavaş siyah bir perdeyle kaplanırken zihnimde ne Hakurk kalmıştı ne de çatışmanın o cehennem gürültüsü... Parkamın iç cebinde, kalbimin tam üzerindeki o yeşil kadife kılıfa dokunmaya çalıştı parmaklarım. Ayla’nın o duru, mahcup ve hürmet dolu yüzü belirdi karanlığın ortasında. 'Duaların sıcaklığı buraya kadar ulaştı Ayla Hanım...' demiştim ona. Şimdi ise etrafımı dondurucu bir kar birikintisi ve karanlık sarıyordu. Bilincim kaybolmadan önceki son anımda, vadiden aşağı süzülen çığ patlamasının gürültüsünü duydum. Kayalıklar üzerime çökerken karların altına gömüldüm. Telsizim hücum yeleğimden kopup karın üzerine düştü, C-4 patlamasının sıcaklığıyla telsiz kanalı sonsuza kadar sessizliğe büründü. [Ayla'nın Anlatımından] Rize’de o gün ikindi ezanı okunurken gökyüzü hiç görmediğim kadar ağır, duman rengi bir karartıyla kaplanmıştı. Yağmur yağmıyordu ama Karadeniz vadisinden yukarı doğru esen rüzgâr, ahşap evin pencerelerini sarsacak kadar hırçındı. Mutfakta Asiye teyzeyle birlikte çay bardağı yerleştiriyordum. İçimde sabahtan beri durmak bilmeyen, boğazımı düğüm düğüm eden, nefes almamı zorlaştıran bir darlık vardı. Göğsümün ortasına kordan bir taş oturmuş gibiydi. "Ayla kızım?" dedi Asiye teyze, elimdeki porselen tabağın tir tir titrediğini görünce. "Ne oldu sana? Yüzün kireç gibi soldu." "Bilmiyorum Asiye teyze..." dedim, elimi göğsüme bastırarak. "Nefes alamıyorum. Yüreğim yanıyor sanki... İçimde bir şeyler kopuyor." "Hava ağır ondandır," dedi Asiye teyze beni teselli etmeye çalışarak. Ama kendi gözlerindeki o tedirginliği de gizleyemiyordu. Tam o sırada ahşap evin avlusunda bir araç durdu. Bir askeri aracın kapı kapanma sesi ve ardından hızlı, telaşlı adımlar... Kalbim bir anlığına durdu sanki. Asiye teyze ile göz göze geldik. O zamana kadar kışladan müjdeli haber getiren Hatice ablanın adımları böyle ağır, böyle matem kokulu olmazdı. Tülbentimi başıma çekip mutfak kapısına koştum. Verandaya çıktığımda, bahçe kapısının önünde kışladan gelen iki rütbeli asker ve hemen arkalarında başını ellerinin arasına almış ağlayan Hatice ablayı gördüm. Askerlerden biri başındaki beresini çıkardı. Yüzü bembeyazdı. "Asiye Hanım..." dedi asker, sesi titreyerek. "Hakurk 3 numaralı üs bölgesinin güneyinde... İntikal halindeki timimiz pusuya düşürüldü. Çığ patlaması ve roket ateşi sonrası..." Asker cümlesini tamamlayamadı. Hatice ablanın feryadı Karadeniz vadisinde yankılandı: "Metehan Kaptan... Metehan Kaptan kayıp! Cenazesine de ulaşılamıyor, telsizine de!" Zaman durdu. Dünya etrafımda fırıldak gibi dönmeye başladı. Metehan Bey... Kayıp... Öldü biliniyor... Kulaklarım çınladı. Asiye teyze dizlerinin üzerine çöktü, ağıt yakmaya başladı. Ama ben... Ben ağlayamadım bile. Boğazımdan tek bir çığlık çıkmadı. Cebime attım elimi. Babamın gümüş kaşlı yüzüğünün durdu…