BÖLÜM 3: MESAFERİN CİDDİYETİ
Yazar: zeynep ay

[Metehan'ın Anlatımından] Gece, Rize dağlarının üzerine simsiyah bir örtü gibi çöktüğünde ahşap evin bahçesinde tek başımaydım. Çay bardağından yükselen buhar ile ağzımdan çıkan soğuk nefes birbirine karışıyordu. Aklımı toparlamam gerekiyordu. Gündüz mezarlıkta, ardından annemin bahçesinde gördüğüm o yeşil şallı kız... Ayla. Babasını yeni toprağa vermiş, yetim kalmış, gözlerinde dünyalara sığmayacak kadar büyük bir hüzün taşıyan mahallenin iffetli kızı. Annem Asiye Kadın içeride teyzeyle laflarken adı kaç kere geçti bilmiyorum. Ama ben her seferinde başımı öne eğdim. Biz Bordo Bereliyiz. Bizim gecemiz kışlada, gündüzümüz çatışma hattındadır. Bir kadına umut vermek, hele ki babasını yeni kaybetmiş yaralı bir kızın dünyasına pat diye dalmak adamlığa sığmazdı. Dağda mermiden kaçmazdım ama bir masumun vebalini almaktan korktuğum kadar hiçbir şeyden korkmazdım. "Metehan..." Arkamı döndüğümde annemi gördüm. Omuzlarıma kalın bir hırka bıraktı. "Dalgınsın oğlum. Gözün Karadeniz gibi bakar yine." "Yok anam," dedim sesimi düzeltip duruşumu dikleştirerek. "İzin bitti sayılır. Akla kışla düşer, görev düşer." "Kışla düşer de, yanındaki yetim kızın ahı düşmez mi?" dedi annem sessizce. "Hüseyin Efendi’nin emanetidir Ayla. Gözünün içi gülerdi kızın babası varken. Şimdi sığıntı gibidir, sessizdir." "Anam," dedim çelik gibi bir sesle. "Bana öyle şeyler deme. Benim yolum belli. Yarın ne olacağım meçhul. Kimsenin ahını da günahını da sürüklemem peşimden." Annem bir şey demedi, sadece derin bir ah çekip içeri girdi. Kendi kendime yemin ettim o gece. O kıza karşı mesafemi koruyacaktım. Saygıda kusur etmeyecek, komşuluk hakkını gözetecektim ama asla sınırımı aşmayacaktım. Ertesi gün öğleden sonra çay bahçelerinin patikasından aşağı yürüyordum. Yağmur ince ince atıştırıyor, Rize toprağı o keskin kokusunu yayıyordu. İlerideki ahşap çardakta bir karaltı gördüm. Ayla’ydı. Elinde küçük bir Yasin cüzüyle oturmuş, dışarıdaki yağmuru izliyordu. Adımlarımı yavaşlattım. Yanından geçip gitmek edebe uyardı ama durup bir başsağlığı dilemek de insanlığın gereğiydi. Çardağın iki adım uzağında durdum. Askeri disiplinimle başımı hafifçe eğdim. Bakışlarımı yere, ıslak taşlara sabitledim. "Hayırlı günler Ayla Hanım." İrkildi. Cüzü göğsüne doğru çekip ayağa kalktı. Yüzünde garip bir çekingenlik vardı. "H-hayırlı günler Metehan Bey." 'Metehan Bey' demesi aramızdaki o kalın duvarı bir kez daha ördü. İçimden bir ses o duvarın kalması gerektiğini fısıldıyordu. "Babanız için tekrar başınız sağ olsun," dedim gür ama mesafeli bir sesle. "Mahallede herkes kendisinden razıydı. Mekânı cennet olsun." "Allah razı olsun," dedi kısık bir sesle. Yüzü yere dönüktü, şalının kenarını sıkıca tutuyordu. "Dostlar sağ olsun." "Bir ihtiyacınız, bir emriniz olursa annem Asiye Kadın’a ya da bize söylemekten çekinmeyin. Hüseyin Amca’nın mahallede hakkı çoktur. Emanetine hürmet etmek boynumuzun borcudur." 'Emanet' kelimesini özellikle seçmiştim. Bir kadın olarak değil, mahallenin büyüğünün emaneti olarak gördüğümü bilsin, aradaki saygı çizgisi bozulmasın diye. Ayla başını hafifçe kaldırdı. Zümrüt yeşili gözlerinde anlık bir kırgınlık ya da mesafenin getirdiği bir durgunluk gördüm ama hemen toparlandı. "Sağ olun. Teyzem var yanımda, çok şükür bir eksiğim yok. Allah devlete, millete zeval vermesin." "Amin," dedim. Tam o sırada cebimdeki telsizli askeri telefonum çalmaya başladı. Ağır bir melodiyle çalan telefonu çıkarıp ekrana baktım. Arayan Tim Komutanımız ya da Kışla Harekat Merkeziydi. "Müsaadenizle," diyerek birkaç adım geriledim ve telefonu açtım. "Kaptan Metehan!" "Emredin komutanım!" "İzinler iptal Kaptan. Sınır hattında sıcak temas var. Tim toplanıyor. 2 saat içinde kışlada olacaksın!" "Emredersiniz komutanım! Derhal intikal ediyorum!" Telefonu kapatıp cebime koydum. Göğsümdeki o askeri disiplin anında devreye girdi. Yüzümdeki tüm sivil ifade silindi, yerini barut kokan bir kararlılığa bıraktı. Ayla’ya doğru döndüm. Aramızdaki iki adımlık mesafeyi koruyarak başımı eğdim. "Vatan görevi çağ…