BÖLÜM 28: ŞAFAK ARAMASI VE KUTSU SESSİZLİK
Yazar: zeynep ay

BÖLÜM 28: ŞAFAK ARAMASI VE KUTSU SESSİZLİK [Metehan'ın Anlatımından] Şafak sökmeden hemen önce Hakurk sırtlarına çöken duman rengi sis, görüş mesafesini birkaç metreye kadar düşürmüştü. Gece boyu süren o bıçak kesiği ayaz yerini kar serpintisine bırakmış, dondurucu rüzgâr bir nebze olsun durulmuştu. Sığınağın sac kapısını açıp dışarı çıktım. Postallarımın altında ezilen karın sesi gecenin son nöbetçilerinin parolasını tamamlar gibiydi. Kamuflajımın yakasını kaldırdım. Sol omzumu hafifçe dairesel hareketlerle oynattım; Burak’ın tazelediği pansuman ve sığınağın göreceli sıcaklığı dikiş yerlerindeki o gergin sızıyı biraz hafifletmişti. "Kaptan," dedi Sedat Abi, kayalıkların kuytusundaki gözetleme noktasından yanıma kayarak. Tüfeğinin dürbün kapağını kapattı. "Tim hazır. Arama tarama faaliyeti için emrini bekliyor." "Gözümüzü 4 numaralı geçit hattından ayırmayacağız Sedat Abi," dedim tok ve kendinden emin bir sesle. "Sis açılmadan vadi tabanını kontrol edip üsse döneceğiz." Yasin, Burak ve Eren sıralandı. Her birinin yüzünde dağın dondurucu izleri vardı ama gözlerindeki o sarsılmaz irade ilk günkü gibi çelik gibiydi. "Tim, üçer metre aralıkla intikal!" emrini verdim. Karla kaplı dik yamaçtan aşağıya doğru süzülmeye başladık. Tüfeğimin emniyetini açtım. İşaret parmağım tetik korkuluğunun üzerinde, her an gelebilecek bir tehdide karşı tetikteydi. Askeri terbiyem, zihnimi tamamen bu kayalıklara ve vadi tabanına vermemi söylüyordu. Ama adımlarım ritmik bir şekilde karı ezerken, göğsümün iç cebindeki o hafif ağırlık bana bambaşka bir dünyanın varlığını hatırlatıyordu. Ayla’nın o küçük kadife duası ve babamın gümüş köstekli saati... Dün gece Rize’ye telgraf mesajıyla ulaştırdığım o iki satır cümle zihnimde yankılandı: 'Duaların sıcaklığı buraya kadar ulaştı Ayla Hanım...' Bir Bordo Bereli için bir kadına mektup yazmak, duygularını uzun uzun süslemek bizim raconumuza sığmazdı. Ama o tek cümle, aramızdaki o edep sınırını bozmadan, bir yetim kızın seccadede döktüğü gözyaşlarına verilebilecek en iffetli cevaptı. "Komutanım," diye fısıldadı Yasin telsizden. "Sağ çaprazdaki dere yatağında iz var. Taze kar tutmamış." "Çevre emniyeti al!" diye emrettim alçak sesle. Hemen bir kayanın arkasına yattım. Soğuk taş kamuflajımın kumaşından göğsüme işledi. Dürbünümü uzatıp dere yatağını taradım. Rüzgârın getirdiği çam ve kar kokusu arasında en ufak bir yabancı iz aradım. Bölge temiz görünüyordu ama dağ hata affetmezdi. İşte bu anlarda, ölümle yaşam arasındaki o ince çizgide dururken insan arkasında ne bıraktığını çok daha net anlıyordu. Ben arkamda sadece bir ana, bir mahalle bırakmamıştım; ben arkamda benim adımı anarken bile mahcubiyetinden başını öne eğen, iffetiyle bu vatan kadar kutsal duran bir kız bırakmıştım. Aramızdaki üç adımlık edep mesafesi, şu an bu kayanın arkasında yatarken bile beni Hakurk’un kurşunlarından muhafaza eden sarsılmaz bir kale duvarıydı. "Bölge temiz Kaptan," dedi Sedat Abi yanıma sokularak. "Devam edelim mi?" "Devam ediyoruz," dedim doğrulurken. "Sis tamamen dağılmadan üsse dönmüş olacağız." [Ayla'nın Anlatımından] Rize’de kuşluk vakti girerken Karadeniz’in o meşhur nemli güneşi bulutların arasından sıyrılıp ahşap evin verandasına süzüldü. Çay bahçelerinin üzerindeki buğu yavaş yavaş yükseliyor, vadideki ladin ağaçlarının yeşili kar sularıyla yıkanmış gibi parıldıyordu. Verandadaki ahşap masada Asiye teyze ile birlikte fasulye ayıklıyorduk. Elimdeki yeşil fasulyeleri kırarken çıkan o tok ses, zihnimdeki düşüncelere ritim tutuyordu. İçimde günlerdir süren o ağır, nefes kesici darlık tamamen dağılmıştı. Hakurk’tan gelen haberler, Metehan Bey’in o tek cümlelik pusulası yüreğimi öyle bir serinletmişti ki, Karadeniz’in en hırçın fırtınası bile bu huzuru bozamazdı. "Ayla kızım," dedi Asiye teyze, gözlüklerinin üstünden bana bakarak. Yüzünde ılık, babacan bir gülümseme vardı. "Durgunsun yine bugün. Aklın dağlarda mı kaldı?" "Durgun değilim Asiye teyze," dedim hemen başımı öne eğip tülbentimin uçlarını düzelterek. "Şükür içindeyi…