BÖLÜM 26: ÜS BÖLGESİNDE AÇAN SESSİZ KANATLAR
Yazar: zeynep ay

BÖLÜM 26: ÜS BÖLGESİNDE AÇAN SESSİZ KANATLAR [Metehan'ın Anlatımından] 3 Numaralı Hakurk Üs Bölgesi’nin ağır sac kapıları aramızdan geriye doğru açıldığında, tipinin ve kayalıkların dondurucu baskısı yerini bir nebze olsun askeri intizamın güvenli sıcaklığına bıraktı. Nöbetçi askerler selama dururken tim tek sıra halinde içeri süzüldü. Botlarımdaki kurumuş kar birikintilerini demir ızgaraya vurarak temizledim. Sırtımdaki ağır çantayı ve hücum yeleğimi sığınağın girişinde indirirken sol omzuma saplanan keskin sızı dudaklarımı birbirine bastırmama yetmişti. Soğuk havada sertleşen dikişler, üs bölgesinin içerideki soba sıcaklığıyla genleşmeye başladıkça kendini feryat edercesine hatırlatıyordu. "Kaptan," dedi Sıhhiye Burak, elinde tıbbi çantasıyla hemen yanımda belirerek. "Pansumanı tazeyelim. Yara soğuktan iyice gerilmiş, dikişler zorlanıyor." "Önce timin durumu Burak," dedim tok ve pürüzsüz bir sesle. "Yasin’in bacağını kontrol et, Eren’e de telsiz bataryalarını şarja takmasını söyle. Benim pansuman acele değil." "Metehan," dedi Sedat Abi, başındaki karla kaplı bereyi çıkarıp masanın üzerine koyarken. Yüzündeki sakallar yavaş yavaş eriyen buz damlalarıyla ıslanıyordu. "Burak haklı. O omuz haklı bir sızı çekiyor ama senin inadın o sızıdan daha büyük. Geç şuraya otur." Sedat Abi’nin emriyle karışık babacan tavrına itiraz etmedim. Sığınağın köşesindeki tahta sıraya oturdum. Burak hünerli elleriyle kamuflajımın üst kısmını sıyırıp sargıyı açtı. Yara etrafı hafifçe kızarmıştı ama çok şükür iltihap kapmamıştı. Tentürdiyot sürüldüğünde genzimi yakan bir acı omzuma yayıldı. Gözlerimi kapattım. Dişlerimi sıktığım o birkaç saniyelik kabusta, zihnimdeki koridor beni yine Rize’nin o ahşap evine, o sessiz mutfağın eşiğine götürdü. Ayla’nın o duru, mahcup ve hürmet dolu duruşu... 'Siz sadece sağ salim dönün. Gerisi Allah’ın takdiridir' deyişi... Elim instinctively hücum yeleğimin iç cebine gitti. Oradaki gümüş köstekli saatin metal soğukluğunu ve yanında duran, Ayla’nın elleriyle işlediği yeşil kadife duayı hissettim. "Pansuman tamam Komutanım," dedi Burak sargıyı sıkıca bağlayarak. "Birkaç gün zorlamamanız lazım ama bu dağda o da imkansız biliyorum." "Eyvallah Burak," deyip doğruldum. Montumu tekrar omuzlarıma aldım. Sığınağın küçük pencereli komuta odasına geçtim. Dışarıda Hakurk vadisini örten beyaz karanlık yavaş yavaş akşamın alaca karanlığına evriliyordu. Rüzgâr kulenin sac kaplamalarını dövmeye devam ediyordu ama içimdeki o çelik duruş bir an bile sarsılmıyordu. "Sedat Abi," dedim pencereden dışarı bakarak. "Söyle Kaptan." "İnsan bu dağlarda neden ölüme böyle korkusuzca yürür bilir misin?" Sedat Abi yanıma geldi. Cebinden çıkardığı ahşap tesbihi parmaklarının arasında çekmeye başladı. "Vatan için yürür Metehan," dedi çelik gibi bir sesle. "Bozulmasın diye bu bayrak, çiğnenmesin diye bu toprak..." "Doğru," dedim başımı hafifçe sallayarak. "Ama bir şey daha var Sedat Abi. Arkanda seni bir leke gibi el diliyle konuşturmayan, senin adını her gece seccadede Allah’a emanet eden edepli bir yürek olduğunu bilmek... İşte o, bir askerin göğsüne takılan en büyük, en görünmez zırhtır." Sedat Abi gülümsedi. Yüzündeki derin kırışıklıklar sobanın ışığında yumuşadı. "O zırh seni bu dağlardan sapasağlam Rize’ye götürecek Metehan," dedi. "İçini ferah tut. O kızın nöbeti senin bu dağdaki nöbetinden az değil." [Ayla'nın Anlatımından] Rize’de akşam ezanının o pürüzsüz ve huzur veren sesi vadide yankılanırken, mutfağın penceresinden dışarıdaki çay bahçelerine baktım. Günlerdir üzerimizi bir karabasan gibi kaplayan o fırtına tamamen çekilmiş, yerini berrak ama Karadeniz’in o meşhur dondurucu ayazına bırakmıştı. Kışladan ve üs bölgesinden gelen 'sapasağlam ulaştılar' haberi, evimizin üzerindeki o ağır hüznü dağıtmıştı. Asiye teyze salonda şükür namazını kılıyordu. Ben ise mutfakta akşam yemeği için tahta kaşıkla çorbayı karıştırıyordum. Fakat içimdeki o derin duygu ne duruluyor ne de azalıyordu. Metehan Bey... Üs bölgesine ulaşmıştı evet, ama omzundaki o ya…