BÖLÜM 24: BEYAZ CEHENNEM VE SECCADE NÖBETİ
Yazar: zeynep ay

BÖLÜM 24: BEYAZ CEHENNEM VE SECCADE NÖBETİ [Metehan'ın Anlatımından] Hakurk’un 2700 rakımlı tepe noktasına ulaştığımızda tipi göz gözü görmez bir hal almıştı. Dondurucu rüzgâr, dağ sırtlarındaki kar birikintilerini devasa beyaz bir duvar gibi yüzümüze savuruyor, sıcaklık eksi yirmi derecelere kadar düşüyordu. Rüzgârın kulakları tırmalayan o uğultusu içinde askeri telsizden gelen hışırtılı sesler bile zar zor işitiliyordu. Gözlüklerimin üzerindeki buz tabakasını eldivenimin sırtıyla sildim. Sırtımdaki 40 kiloluk operasyon çantası ve hücum yeleğimin ağırlığı, botlarımın her adımda dize kadar batan karın içine daha da gömülmesine neden oluyordu. Omzumdaki yara yeri soğuktan tamamen uyuşmuştu; artık acımıyordu ama o bölgedeki kasların gerginliğini hissedebiliyordum. "Kaptan!" diye bağırdı Yasin, fırtınanın sesini bastırmaya çalışarak. İki adım arkamdan geliyordu. "İlerideki kaya oyuğu sığınmak için uygun! Görüş mesafesi sıfıra düştü, intikale devam etmek uçuruma yürümek olur!" "Durmak yok Yasin!" diye seslendim arkama dönmeden. "Sınır hattındaki 3 numaralı üs bölgesine ulaşmamız lazım. İrtibat kesilmeden tepeyi aşacağız!" Sedat Abi yanıma kayarak adımlarını benimle eşitledi. Kaskının altından görünen sakalları buz tutmuştu. "Metehan," dedi gür sesiyle. "Yasin haklı. Bu tipi normal değil, göz göre göre timi riske atamayız. Kayanın duldasında yarım saat tipinin geçmesini bekleyelim. Telsiz bağlantısı da kopmak üzere." Tüfeğimi göğsüme bastırıp etrafa baktım. Hakurk Dağları bize beyaz bir cehennem sunuyordu. Haklıydı Sedat Abi. Bir komutanın görevi sadece hedefe ulaşmak değil, altındaki adamları sapasağlam geri getirmekti. "Pekala!" diye bağırdım. "Sağ taraftaki kayalığa çekiliyoruz! Çevre emniyetini alın!" Tim hızla kayalığın kuytu bölgesine sığındı. Herkes sırtını soğuk taşa dayayıp silahlarını dışarıya doğru doğrulttu. Sıhhiye Burak hemen matarasını çıkarıp Yasin’e uzattı. Dağın bu dondurucu sessizliğinde sadece tim üyelerinin derin nefes alıp verişleri duyuluyordu. Ben kayalığın en uç noktasına geçtim. İlerideki zifiri karanlık vadiye baktım. Parkamın iç cebindeki gümüş köstekli saati çıkardım. Eldivenimi dişlerimle çekip çıkardım. Parmaklarım saniyeler içinde ayazdan donma noktasına gelse de umursamadım. Saatin kapağını açtım. Camın arkasındaki yelkovan ve akrep ağır ağır ilerliyordu. Saat gece yarısını geçiyordu. Saatin hemen yanında, Asiye Ananın elime tutuşturduğu, Ayla’nın ilmek ilmek işlediği o küçük duayı çıkardım. Yeşil kadife kumaşın üzerindeki gümüş işlemelere parmaklarımı sürdüm. Dağdaki bu dondurucu soğuğun ortasında, parmak uçlarıma yayılan o garip sıcaklık hissedilir derecedeydi. "Soğuk işlemez değil mi Kaptan?" dedi Sedat Abi yanıma oturarak. Cebinden çıkardığı matarasından bir yudum sıcak su içti. "Soğuk zırha işlemez Sedat Abi," dedim gözlerimi o küçük yeşil kumaştan ayırmadan. "O elindeki kumaş zırhtan daha sağlamdır," dedi Sedat Abi hafifçe gülümseyerek. "O kızın parmakları değdi o kumaşa. Hakurk’un tipisi, bir yetimin ve iffetli bir kadının samimi duasına sökmez. Bunu en iyi sen bilirsin." "Bilirim..." dedim fısıltıyla. Saati ve duayı tekrar iç cebime, kalbimin üzerine yerleştirdim. Hakurk’un bu zifiri karanlığında, mermilerin ve tipinin ortasında dururken bile içimde en ufak bir korku yoktu. Çünkü biliyordum ki bu dağlarda bir asker vatanı koruyorsa, Rize’deki o ahşap evde bir kadın da o askerin namusunu ve ruhunu koruyordu. Aramızdaki o iki adımlık edep mesafesi, şu an kilometrelerce uzaktan beni bu dağın ayazından muhafaza eden en güçlü kale duvarıydı. [Ayla'nın Anlatımından] Rize’de gece yarısını çoktan geçmişti ama gözüme tek bir damla uyku girmiyordu. Evin dışındaki rüzgâr, ahşap panjurları öfkeyle dövüyor, Karadeniz’in o hırçın fırtınası vadideki tüm ağaçları kökünden sökecekmiş gibi esiyordu. Oda soğumuştu fakat içimdeki o kavurucu huzursuzluk beni yatağımdan kaldırıp pencere kenarına sürükledi. Dışarıya baktım. Zifiri karanlıktan başka hiçbir şey görünmüyordu. "Rabbim..." diye mırıldandım ellerimi gö…