BÖLÜM 22: GİTMEKLE KALMAK ARASINDAKİ NÖBET
Yazar: zeynep ay

BÖLÜM 22: GİTMEKLE KALMAK ARASINDAKİ NÖBET [Metehan'ın Anlatımından] Sabahın ilk ışıkları Rize’nin sisli vadilerini henüz aydınlatırken evin çatı oluklarından süzülen yağmur damlaları ahşap balkona düzenli bir ritimle düşüyordu. Geceyi, salondaki ahşap sedirde üstüme serilen kalın yün battaniyenin altında, omzumdaki sızıyı dinleyerek geçirmiştim. Dağda çadırın veya kayalığın üzerinde uyumaya alışmış bir beden için bu ahşap evin huzuru garip bir ağırlık yapıyordu. İnsan rahata alışınca gardını düşürürdü; oysa benim gardımı düşürmeye tek bir saniye bile hakkım yoktu. Eşyalarımı toplamak için doğrulup montumu giydim. Sol eltiyle sağ omzumu yokladım. Yara iyileşiyordu ama asıl sızı omzumda değil, göğsümün tam ortasındaki o görünmez yükteydi. Hakurk’a intikal emri tebliğ edilmişti; iki gün sonra tim kışladan çıkış yapacaktı. Odadan çıkıp ahşap koridora adım attığımda mutfaktan hafif bir tıkırtı ve mis gibi demli çay kokusu yayıldı. Yavaş adımlarla mutfak kapısına doğru yürüdüm. Kapı aralıktı. İçeride Ayla, sırtı bana dönük bir şekilde bakır çaydanlığı ocağa yerleştiriyordu. Başındaki koyu lacivert şalı omuzlarına düzgünce dökülmüş, elleriyle tezgahın üzerindeki bez tutacakları düzeltiyordu. Duraksadım. İki adım geride durdum. Onu izlemek, onun haberi yokken ona bakmak benim terbiyeme uymazdı. Öksürerek varlığımı belli ettim. Ayla hızla arkasına döndü. Elindeki bez parçası parmaklarının arasından kayıp tezgahın üzerine düştü. Göz göze geldiğimiz o saliselik anda yüzüne çöken mahcubiyet ve hafif şaşkınlık, yanaklarının anında al al olmasına yetti. Hemen gözlerini yere indirdi, şalının kenarlarını elleriyle sıkıca tuttu. "Günaydın Metehan Bey," dedi fısıltı kadar kısık ama pürüzsüz bir sesle. "Erkencisiniz... Kahvaltı daha hazırlanmamıştı." "Günaydın Ayla Hanım," dedim, sesimi ne kadar sakin tutmaya çalışsam da o askeri eda yine kelimelerime sirayet etmişti. "Kahvaltıya gerek yok. Benim kışlaya geçmem lazım. İntikal emri geldi." 'İntikal emri geldi' dediğim an, Ayla’nın omuzları hafifçe sarsıldı. Yere bakmakta olan başı refleksle çok az yukarı kalktı ama bakışları yine yüzüme yükselmedi; çenemin hemen altındaki montumun yakasında takılı kaldı. Mutfaktaki o sıcak çay kokusu bir anda buz kesti sanki. Dışarıda şakır şakır yağan yağmurun sesi mutfağın içine doldu. "Yine mi dağ..." diye mırıldandı. Sesindeki o gizleyemediği titreme, göğsüme bir mermi gibi saplandı. "Daha omzunuzun sargısı bile açılmadı Metehan Bey." "Vatan nöbeti sargı dinlemez Ayla Hanım," dedim, aramızdaki o iki adımlık mesafeyi koruyarak. "Biz gitmezsek, o dağlarda mermi sesleri kesilmez. O mermi sesleri kesilmezse, bu vadilerde rahat nefes alınmaz." Ayla derin bir nefes aldı. Titreyen ellerini önlüğünün altında birleştirdi. "Haklısınız..." dedi başını daha da öne eğerek. "Rabbim ayağınıza taş, gözünüze yaş değirmesin. Biz... Biz yine duadayız." 'Biz yine duadayız' cümlesi, bir askerin alabileceği en büyük zırhtı. Cebimdeki gümüş köstekli saati çıkardım. Kapağını açmadan elimde tuttum. "Ayla Hanım," dedim, sesimdeki sertliği tamamen eriterek. "Siz burada Asiye Anamın yanında durdukça, arkama bakmadan giderim ben o dağlara. Babamın emanetisiniz, bu evin namususunuz. Ben dönene kadar..." Cümlemi tamamlayamadım. 'Ben dönene kadar kendinize iyi bakın' demek istedim ama bu cümle bizim aramızdaki edep sınırını zorlayacak kadar mahrem bir temenniydi. Ayla ne demek istediğimi anlamış gibi hafifçe başını salladı. "Emanetiniz emanetimizdir Metehan Bey," dedi duru bir sesle. "Siz sadece sağ salim dönün. Gerisi... Allah’ın takdiridir." Başımı hafifçe eğip hürmetle selama durur gibi durdum ve mutfaktan çıktım. Ahşap merdivenleri inerken arkamdan gelen o derin sessizliğin, sebenarnya en büyük helalleşme olduğunu biliyordum. [Ayla'nın Anlatımından] Metehan Bey mutfaktan çıkıp gittiğinde, dizlerimin bağı çözüldü ve yanındaki ahşap sandalyeye yavaşça çöktüm. Tezgahın üzerindeki sıcak çaydanlıktan yükselen buhar, gözlerimi buğulandırdı. 'İntikal emri geldi' deyişi zihnimde bir kurşun gi…