BÖLÜM 21: OCAĞIN BAŞINDAKİ SESSİZ YEMİN
Yazar: zeynep ay

BÖLÜM 21: OCAĞIN BAŞINDAKİ SESSİZ YEMİN [Metehan'ın Anlatımından] Karadeniz’in zifiri karanlığı Rize’nin dik vadilerine çöktüğünde, ahşap evin kiremitlerini döven yağmur şiddetini iyice artırmıştı. Rüzgâr, pencerelerin ahşap pervazlarını zorluyor; içeride, salonun ortasındaki döküm sobada gürül gürül yanan çam odunlarının çıtırtısı dışarıdaki fırtınaya ritim tutuyordu. Sedat Abi ve Asiye Ana sobanın yanındaki sedirde oturmuş, eski günlerden, dağdaki devriyelerden ve mahalleli kışlık hazırlıklarından konuşuyorlardı. Ben ise odanın en karanlık köşesinde, ahşap koltuğa oturmuş, elimdeki bakır çay bardağını sarsmamaya çalışarak sohbeti dinliyordum. Sağ omzumdaki pansuman hafifçe çekiliyordu. Sıcak ortam, dağın soğuğunda uyuşan kaslarımı gevşetmişti ama zihnimdeki teyakkuz hali bir an bile dağılmıyordu. Derken, mutfaktan uzanan koridordan hafif bir ayak sesi geldi. Ayla, elinde ahşap bir tepsiyle içeri girdi. Üzerinde koyu zümrüt yeşili bir şal, gözlerinde ise o sarsılmaz mahcubiyet vardı. Yüzü sobanın alevinden hafifçe pembeleşmişti. Bakışlarını tek bir an bile yukarı kaldırmadan, adımlarını bir kuğunun süzülüşü gibi tüy kadar hafif atarak masaya yaklaştı. "Metehan Bey," dedi fısıltı kadar alçak ama ciddiyet dolu bir sesle. Tepsiden küçük bir bakır tabağa konmuş sıcak keteyi çıkardı. "Asiye teyze kolunuz için besleyici olsun diye pişirdi. Afiyet olsun." Tabağı masanın kenarına bırakırken aramızda yine o aşılmaz edep mesafesi vardı. Elinin tersi tabağın kenarına değerken parmakları hafifçe titredi. "Elinize sağlık Ayla Hanım," dedim. Sesimi yumuşatmaya çalıştım ama askeri alışkanlıklar yüzünden kelimelerim yine köşeli çıktı. "Zahmet etmeseydiniz." "Ne zahmeti..." dedi başını daha da öne eğerek. "Siz orada vatanı beklerken biz burada iki lokma aşın lafını mı edeceğiz?" Cevap veremedim. Bardağı masaya bıraktım. Sedat Abi ile Asiye Ana kendi aralarında konuşmaya devam ederken Ayla tepsiyle birlikte mutfağa doğru çekildi. Arkasından bakmamak için gözlerimi sobanın üzerindeki güğüme diktim. O kızın bu evdeki varlığı, o sessiz hürmeti içimdeki çelik zırhı eritiyordu. Hakurk’un buz tutmuş kayalıklarında tüfeğimi tutarken ne kadar acımasız ve kararlıysam; bu ahşap evin içinde, onun o duru ve iffetli duruşu karşısında o kadar çaresizdim. Cebimdeki gümüş köstekli saatin varlığını bir kez daha hissettim. Bu kız, bir askerin fırtınalı hayatına katlanmayı daha şimdiden kabul etmişti. Benim ona tek bir vaadim yoktu; ne bir nişan yüzüğü takmışlığım vardı, ne de kulağına tek bir tatlı söz fısıldamışlığım... Ama o, Hakurk dağlarında mermilerin ortasında kalmış bir adamın adını her gece seccadesine taşıyordu. "Kaptan," dedi Sedat Abi, sesini kısarak bana doğru eğildi. "Aklın yine Rize’nin sisinde kaldı sanki." "Gözüm dağda kalmasın da Sedat Abi," dedim bakışlarımı ona çevirerek. "Haftaya intikal var. İzin bitince yeniden yukarı çıkacağız." Sedat Abi derin bir iç çekti. "Biliyorum. Ama o yukarı çıkmadan önce, şu kızın kalbindeki düğümü tamamen çözmen lazım. Sadece bir pusula yetmez. Sen bu ocağın koruyususun, o kız da babanın sana bıraktığı emanet." "Emanete hıyanet etmem ben Sedat Abi," dedim tok bir sesle. "Edep neyi gerektiriyorsa onu yapıyorum." "Edep korumaktır Metehan," dedi Sedat Abi ciddiyetle. "Ama korurken o kalbi sahipsiz bırakmak da hürmetsizliktir. Vakti geldiğinde o adımı atacaksın." Suskunluğumu korudum. Sobanın çıtırtısı ve dışarıdaki yağmurun sesi arasında, mutfaktan gelen bardak tıkırtılarını dinledim. Evet, vakti geldiğinde o adım atılacaktı. Ama o adım, helal dairenin tam ortasında, Allah’ın emri ve peygamberin kavliyle atılacaktı. O güne kadar aramızdaki bu iki adımlık edep mesafesi, bizim en büyük siperimiz olmaya devam edecekti. [Ayla'nın Anlatımından] Mutfaktaki ahşap tezgahın üzerinde tepsiyi kurularken ellerimin titremesi hala geçmemişti. Metehan Bey’in o tok sesi, 'Elinize sağlık Ayla Hanım' deyişi zihnimde yankılanıp duruyordu. Ona keteyi uzatırken omzundaki sargının montunun altından nasıl belirdiğini görmüştüm. O çelik…