BÖLÜM 20: SİSİN AYIRDIĞI, EDEPİN BİRLEŞTİRDİĞİ
Yazar: zeynep ay

BÖLÜM 20: SİSİN AYIRDIĞI, EDEPİN BİRLEŞTİRDİĞİ [Metehan'ın Anlatımından] Operasyon sonrası kışladaki iki günlük zorunlu istirahatın ardından, sırtımdaki çamuru ve zihnimdeki barut kokusunu temizlemek için Rize’deki baba ocağına doğru yola çıktım. Arabanın silecekleri, vadiden yukarı tırmandıkça kalınlaşan Karadeniz sisini ve ince çiseleyen yağmuru ritmik bir şekilde süpürüyordu. Yan koltukta oturan Sedat Abi, camı hafifçe aralamış, içeri dolan ıslak çam ve toprak kokusunu içine çekiyordu. "Dağ Dağlıca’dayken güzeldir Kaptan," dedi Sedat Abi, bakışlarını dik patikaya çevirerek. "Ama insanın sığınacağı liman Karadeniz’in şu sisli vadileridir. Hele ki seni bekleyen bir kapı, senin için yanan bir ocak varsa..." "Sedat Abi," dedim direksiyonu biraz daha sıkı kavrayarak. "Yaralıyım diye eve geçiyoruz, muhabbeti yine aynı yere getirme." "Ben bir yere getirmiyorum Metehan," dedi Sedat Abi babacan bir gülüşle. "Yol kendiliğinden oraya gidiyor. Hatice söyledi, Ayla kızımız dün sabahtan beri Asiye Ananın yanında mutfakta. 'Kaptan yaralı geliyor, besleyici bir şeyler yapalım' diye hel telef olmuş. Sen o kıza tek bir pusula gönderdin, kızın dünyası aydınlandı." Göğsümdeki o çelik zırhın çatladığını hissediyordum. Cebimdeki gümüş köstekli saatin varlığı uyluğuma batıyordu. Arabayı bizim ahşap evin bahçe kapısına yanaştırdım. Motoru susturduğumda Karadeniz’in o tarif edilmez sessizliği çöktü etrafa. Yağmur tıpırtıları ahşap çatıda yankılanıyordu. Kapıyı açıp dışarı adım attım. Postallarımdan çıkan sesler ıslak çakıl taşlarında çınladı. Tam o sırada, evin bahçesindeki çardaktan bir karaltı doğruldu. Ayla... Koyu yeşil şalı omuzlarına dökülmüş, elinde ahşap bir tepsiyle çardak kapısında duruyordu. Beni gördüğü an adımları duraksadı. Göz göze geldik. O birkaç saniyelik zaman diliminde Hakurk’un dondurucu ayazı da, omzumdaki sargının sızısı da silindi gitti. Ayla hemen bakışlarını öne eğdi. Yüzünün nasıl alev aldığını, şalının uçlarını elleriyle nasıl sıkıca tuttuğunu gördüm. Aramızda yine aynı kural geçerliydi: En az üç adımlık edep mesafesi. "Hoş geldiniz Metehan Bey," dedi fısıltı kadar kısık ama su gibi duru bir sesle. Başını kaldırmadan, hürmetle kenarda durdu. "Hoş bulduk Ayla Hanım," dedim. Sesimdeki o askeri sertliği ne kadar yumuşatmaya çalışsam da yine de tok çıkmıştı. "Afiyettedir inşallah evdekiler?" "Şükürler olsun... Siz de sağ salim döndünüz ya, daha afiyetteyiz." Dudaklarından dökülen 'sağ salim döndünüz ya' cümlesi, o tek not parçasına verdiğim cevabın tamamlayıcısı gibiydi. Ona doğru bir adım atmak, 'ben geldim, duruyorum işte karşında' demek istedim. Ama askeri terbiyem ve ona duyduğum o derin hürmet ayaklarımı olduğum yere çiviledi. O, babasının vefatından sonra bana emanet verilmiş bir iffet abidesiydi; onun mahcubiyetini zedeleyecek tek bir fazla adımdan kaçınmak benim namus borcumdu. [Ayla'nın Anlatımından] Arabanın kapı sesi geldiğinde elimdeki tepsiyle çardakta donakaldım. Postalların ıslak taşlara basarken çıkardığı o tok ses... Günlerdir rüyalarımda, dualarımda çınlayan o heybetli adımlar şimdi birkaç metre ötemdeydi. Başımı yavaşça kaldırdım. Metehan Bey... Üzerinde sivil bir mont vardı ama duruşu yine o dağlardaki komutan duruşuydu. Yüzü ayazdan hafifçe çatlamış, gözlerinin altı yorgunluktan koyulaşmıştı. Sol omzunu hafifçe kollayarak duruyordu; sargının montun altından kabarıklığı belli oluyordu. Gözlerimiz bir anlığına buluştu. Kalbimin o an göğsümü yarıp dışarı çıkacağını sandım. Göğsümdeki o derin sızı bir anda yerini ılık, şifalı bir ferahlığa bıraktı. O çelik bakışların arkasında, bana karşı duyduğu o korumacı, sak saklı hürmeti gördüm. Hemen gözlerimi yere indirdim. Şalımın kenarlarını titreyen parmaklarımla büktüm. Başımı dik tutup bir adama bakmak benim terbiyeme uymazdı; hele ki yüreğimi helalinden teslim ettiğim bu adama hiç uymazdı. "Hoş geldiniz Metehan Bey," diyebildim sadece. Sesimin titremesini engelleyememiş olmanın mahcubiyeti kapladı içimi. "Hoş bulduk Ayla Hanım..." O tok, derin ses Karadeniz’in…