BÖLÜM 19: KIŞLANIN KAPISI VE SESSİZ HARFLER
Yazar: zeynep ay

BÖLÜM 19: KIŞLANIN KAPISI VE SESSİZ HARFLER [Metehan'ın Anlatımından] Helikopterin pervanelerinden yükselen devasa rüzgâr, kışlanın pistindeki toz pusunu havaya savururken tekerler nihayet beton zemine temas etti. Operasyon bölgesinin o dondurucu ayazı, yerini Rize sınırındaki kışlanın nemli, çam kokulu havasına bırakmıştı. Pervane sesleri yavaş yavaş kesilirken tim sırayla helikopterden indi. Yasin yaralı bacağını hafifçe kollayarak adım atıyordu, Burak sırtındaki tıbbi çantayı düzeltirken derin bir nefes aldı. Sedat Abi ise helikopterin kapısında durmuş, kışlanın ana binasına doğru bakan gözleriyle adeta evine dönmüş bir gazinin huzurunu yaşıyordu. Ben en son indim. Sağ omzumdaki yeni pansumanın baskısı, parkamın altında hafif bir sızı yapıyordu ama umrumda değildi. İçimdeki o çelik yay, dağdan indiğimiz an gevşemek yerine daha da gerilmişti. "Kaptan," dedi Sedat Abi yanıma yanaşarak. Botlarındaki kurumuş Hakurk çamurunu yere vurdu. "Nizamiye kapısında tabur komutanı bekliyor. Önce rapor, sonra revir." "Önce icmal Sedat Abi," dedim düz bir sesle. "Tim sapasağlam geldi. Rapordan sonra revire geçeriz." "Senin o omzun revirlik değil yalnız," dedi Sedat Abi, sesi kısılarak, gözlerinde muzip ama derin bir ifade belirdi. "Senin omzunun ilacı kışlanın revirinde yok. O ilaç Rize’nin ahşap evinde, bir tülbentin dualarında saklı." Bakışlarımı Sedat Abi’ye çevirdim. Bir şey söylemedim ama itiraz da etmedim. İtiraz edecek halim kalmamıştı. Hakurk dağlarında mermilerin ortasında geçen o dakikalardan sonra, zihnimdeki buz kalıpları çatlamıştı bir kere. İçtima alanından geçip tabur binasına girdik. Raporumuzu teslim edip silahlardan arındığımızda akşam ezanı okunmak üzereydi. Odama geçtim. Üzerimdeki kan ve barut kokan kamuflajı çıkarıp sivil kıyafetlerimi giydim. Aynadaki yansımama baktım; gözlerimin altı morarmış, sakallarım uzamış, yüzüm dağ ayazından çatlamıştı. Masamın çekmecesini açtım. Cebimdeki gümüş köstekli saati çıkarıp masanın üzerine koydum. Yanına ise günlerdir cebimde taşıdığım, üzerini dağda bir duraklama anında kurşun kalemle karaladığım bir kağıt parçasını çıkardım. Bir mektup değildi bu. Bir Bordo Berelinin bir kadına uzun uzun duygularını yazması bizim raconumuza uymazdı. Ama o kağıtta tek bir cümle vardı: 'Duaların dağları aştı Ayla Hanım. Emanetçiniz sağ salim döndü.' Kağıdı katlayıp cebime koydum. Sedat Abi’nin yanına gitmek için odadan çıktım. O cümleyi ona sesli söyleyemezdim belki, ama o kağıdı Hatice Abla vasıtasıyla o eve ulaştırmak, aramızdaki edep sınırını bozmadan verebileceğim en helal cevaptı. [Ayla'nın Anlatımından] Rize’de akşamın ilk ışıkları sökerken çay bahçelerinin üzerindeki sis vadiden aşağı süzülmeye başladı. Yağmur tamamen kesilmiş, Karadeniz’in o meşhur, insanın içini ferahlatan toprak kokusu her tarafı kaplamıştı. Evin verandasında Asiye teyze ile birlikte akşam çayını demliyorduk. Günlerdir üzerime çöken o ağır, nefes kesici darlık tamamen kaybolmuştu. Göğsümde hafif, ritmik ve huzurlu bir çarpıntı vardı. "Ayla!" Bahçe kapısının gıcırtısıyla birlikte Hatice ablanın heyecanlı sesi yükseldi. Kucağında küçük Ömer’le patikadan yukarı hızlı adımlarla çıkıyordu. Yüzündeki gülücük Rize’nin sisini dağıtacak kadar parlaktı. "Hatice abla?" dedim hemen verandadan aşağı inerek. Şalımın uçlarını düzelttim. "Geldiler Ayla!" dedi Hatice abla nefes nefese. Çardak kenarına tutundu. "Kışlaya girmişler! Sedat aradı az önce, 'Metehan Kaptan dâhil hepiniz sapasağlamız, nizamiye girişini yaptık' dedi!" Dudaklarımdan dökülen ilk sözcük derin bir nefesle birlikte geldi: "Elhamdülillah..." Dizlerimin bağı çözülecek gibi oldu, çardaktaki ahşap direğe tutundum. Gözlerimden pıtır pıtır yaşlar süzülmeye başladı ama bu kez şükürden, hafiflemektense dökülen yaşlardı. "Metehan Kaptan omzundan yine hafif bir sıyrık almış ama durumu çok iyiymiş," dedi Hatice abla, sesini alçaltıp yanıma yanaşarak. Cebinden katlanmış küçük bir kağıt parçası çıkardı. "Bu ne abla?" diye sordum, titreyen ellerimle kağıda bakarak. "Sedat verdi tele…