BÖLÜM 18: BARUT KOKUSUNDAN GELEN SES
Yazar: zeynep ay

BÖLÜM 18: BARUT KOKUSUNDAN GELEN SES [Metehan'ın Anlatımından] Çatışmanın ardından Hakurk sırtlarına çöken o ağır sessizlik, patlayan mermilerin sesinden çok daha sağır ediciydi. Genzi yakan yoğun barut kokusu rüzgârın etkisiyle yavaş yavaş dağılıyor, yerini dondurucu dağ havasına bırakıyordu. Kayalığın dibinde doğruldum. Sol ellimle sağ omzuma bastırdım. Şarapnel parçasının sıyırıp geçtiği üniforma kumaşı kanla ıslanmıştı ama derindeki yara çok şükür ciddi değildi. Omzumdaki dikişlerin sızısı, yeni eklenen bu sıcak sızıyla birleşmişti. "Kaptan!" Sıhhiye Burak, sırtındaki ağır tıbbi çantasıyla koşturarak yanıma kaydı. Yüzü barut karasıyla kaplıydı. "Dur kıpırdama Komutanım, hemen pansuman yapmam lazım." "Ben iyiyim Burak," dedim tok ve pürüzsüz bir sesle. Bakışlarımı dere yatağından ayırmıyordum. "Timde zayiat var mı? Herkesin durumunu rapor et." Sedat Abi kayalıkların arasından yanımıza geldi. Tüfeğini emniyete almıştı, yüzündeki kırışıklıklar çatışmanın stresiyle daha da derinleşmişti. "Herkes sağlam Kaptan," dedi Sedat Abi, derin bir nefes alarak. "Yasin’in bacağındaki dikişler biraz zorlanmış ama ayakta. Eren telsiz bağlantısını kurdu. Bölge temizlendi. Destek helikopteri yarım saate intikal alanında olacak." "Çok şükür..." dedim fısıltıyla. Burak hünerli elleriyle kamuflajımı hafifçe açıp tentürdiyotu sürerken yakıcı bir acı omzumdan boynuma doğru yayıldı. Gözlerimi kapatıp dişlerimi sıktım. Fakat o yakıcı acının ortasında bile zihnimdeki tek bir görüntü silinmedi. Rize’deki o ahşap evin penceresi... Çatışmanın tam ortasında, mermilerin havada ıslık çaldığı o birkaç kritik dakikada göğsüme çöken o garip hissi hatırladım. Sanki kilometrelerce öteden bir el göğsüme dokunmuş, beni o mermilerin menzilinden hafifçe kenara çekmişti. Bunun bir mantığı yoktu, askeri bir açıklaması da yoktu. Ama ben o hissin ne olduğunu çok iyi biliyordum. O yetim kızın duasıydı o. "Metehan," dedi Sedat Abi, Burak pansumanı bitirip sargıyı sıklaştırırken yanıma oturarak. Cebinden çıkardığı tütün tabakasını açtı ama yakmadı. "O mermi seni sıyırıp geçtiyse, bil ki arkanda senin için gözyaşı döken birinin yüzündendir. Karadeniz’in o kızı yine seccadenin başındaydı bugün, eminim." Sessiz kaldım. Elimi cebimdeki babamın gümüş köstekli saatine götürdüm. Kapağını açtım. Camın üzerinde hafif bir toz tabakası vardı, eldivenimin kenarıyla sildim. Saat tam üçü gösteriyordu. "Sedat Abi," dedim bakışlarımı saatten ayırmadan. "Ben bu dağlarda altı yıldır kurşun yiyorum, soğukta yatıyorum. Şehadet benim için bir rütbedir, bir şereftir. Ama bugün... Bugün ilk defa o mermi üzerime gelirken içimden bir ses 'yaşamalısın Metehan' dedi. 'O kızın boynunu bir kez daha bükük bırakmamak için sapasağlam dönmelisin'." Sedat Abi gülümsedi. Yüzündeki o sert asker ifadesi yerini bir baba şefkatine bıraktı. "İşte buna sevdalanmak derler Kaptan," dedi Sedat Abi omzuma hafifçe vurarak. "Edep dediğin şey sadece uzağında durmak değildir. O edep, seni hayata bağlayan en güçlü halat olur bazen. Şimdi toparlan. Bu operasyon bitti. Yarın kışlaya dönüyoruz." Kışlaya dönmek demek, Rize’ye telgraf çekmek demekti. Ve en önemlisi, o ahşap evin kapısına varıp aramızdaki o aşılmaz edep mesafesine bir anlam kazandırmak demekti. [Ayla'nın Anlatımından] Rize’de ikindi ezanı okunduktan sonra odamdaki o ağır baskı yavaşça yerini hafif bir serinliğe bıraktı. Göğsümdeki o nefes kesen darlık, sanki görünmez bir elin dokunuşuyla dağılmış gibiydi. Seccadenin başından kalktım. Dizlerim saatlerce aynı pozisyonda durmaktan uyuşmuştu. Parmağımdaki porselen kesiğinin kanı kurumuş, tülbentime küçük kırmızı bir leke bırakmıştı. "Ayla kızım?" Asiye teyzenin sesi kapıdan geldi. İçeri girdiğinde gözleri doğrudan yüzüme ve yerdeki seccadeye kaydı. Elindeki bez parçasını bana uzattı. "Geçti mi içindeki o fırtına?" diye sordu şefkatle. "Geçti Asiye teyze," dedim hafifçe tebessüm ederek. Sesimdeki o titreme gitmiş, yerini derin bir teslimiyete bırakmıştı. "İçime bir ferahlık düştü. Sanki... Sanki tehlike atlatıldı.…