BÖLÜM 17: TOPRAĞA DÜŞEN GÖLGE
Yazar: zeynep ay

[Metehan'ın Anlatımından] Öğleye doğru Hakurk sırtlarındaki sis tamamen dağılmış, yerini dondurucu bir berraklığa bırakmıştı. Güneş, karla kaplı kayalıkların üzerinde yansısa da ortalığı ısıtmaktan çok uzaktı. "Kaptan," dedi Sedat Abi, kayalığın arkasından bükülerek yanıma sokulurken. Bakışları haritadaydı. "Gözetleme unsurları doğu kanadındaki kuru dere yatağında iz tespit etti. En az beş kişilik bir grup. İntikal yolumuzu kesmek için sırt hattına sızmaya çalışıyorlar." Tüfeğimin emniyetini kapatıp kurma kolunu hafifçe geriye çektim. Gözlerimi pusudan çıkmış olan dere yatağına kilitledim. "Yasin," dedim telsiz kanalına girmeden, alçak bir sesle. "Sol yüksek kayalığa geç. Açını al ama ben komut vermeden tetik düşürmek yok." "Anlaşıldı Komutanım," dedi Yasin, yaralı bacağını hiç hissettirmeden çalıların arasına süzülerek. "Kemal, Burak... Sağ kanat emniyeti sizde," diyerek devam ettim. "Eren, frekansı açık tut. Üs bölgesine mevzilendiğimizi bildir. Ateş serbest komutu gelirse kimse mühimmatını boşa harcamayacak. Tek tek, net atış." Tim bir anda ölümcül bir sessizliğe büründü. Herkes kendi mevzisinde birer taşa, birer kayaya dönüştü. Dağda geçen yıllar bize sadece silah kullanmayı değil, doğanın bir parçası gibi görünmez olmayı öğretmişti. Yüzüm kayanın soğuk yüzeyine temas ederken omzumdaki yara dikişleri yeniden kendini hissettirdi. Ancak zihnimdeki berraklık hiç olmadığı kadar netti. Az sonra burada barut kokusu ve mermi sesleri fırtınası kopacaktı. Bir Bordo Bereli için bu, sıradan bir salı günüydü. Fakat bu kez içimde, eski operasyonlarda olmayan farklı bir ağırlık vardı. Arkamda bıraktığım o tekiftik dua... Ayla’nın yüzü geldi gözümün önüne. Rize’nin o dik patikalarında, elinde yağmurdan korumaya çalıştığı dualığıyla yürüyüşü... O Mahcup duruşu, tek bir kelime etmeden bana hissettirdiği o sonsuz hürmet. Sedat Abi’nin sabah söyledikleri kulaklarımda tekrar yankılandı: 'Asker yolu bekleyen kadın, daha ilk günden o tabutun gölgesini kabullenip bekler.' Ben o kıza bir gelecek vaat etmemiştim. Elini tutmamış, 'seni bekliyorum' ya da 'beni bekle' dememiştim. Ama aramızdaki o edep sınırları, o sessiz anlaşma bana öyle bir sorumluluk yüklüyordu ki... Dağda üzerime gelen her mermiden sadece vatan için değil, Rize’deki o seccadenin başındaki gözyaşlarını feryada dönüştürmemek için de kaçınmak zorundaydım. "Komutanım," dedi Yasin telsizden, sesi tüy kadar hafifti. "Hedefler açıya girdi. Rüzgâr güneyden iki knot. Ateş izniniz?" Tüfeğimin dürbününden dere yatağındaki karaltıları süzdüm. Soluğumu tuttum. Kalbimin ritmi yavaşladı. Tık tık... Tık tık... Tıpkı cebimdeki gümüş saatin tık tıkları gibi. Tıpkı Rize’de atan o sessiz yürek gibi. "Ateş serbest," dedim. İlk mermi sesi vadide yankılandığı an, dağın sessizliği yerini kıyamete bıraktı. Kayalıklardan seken mermiler, yankılanan patlamalar ve genzi yakan yoğun bir barut kokusu... Mevzimi değiştirmek için geriye kaydığımda, tam karşımdaki kayadan seken bir mermi parçası sağ omzumu sıyırıp geçti. Üniformanın kumaşı yırtıldı, sıcak bir kan sızısı koluma doğru yayıldı. "Kaptan!" diye bağırdı Burak sağ taraftan. "İyiyim!" diye kükredim, tüfeğimi yeniden hedefe doğrultarak. "Mevzini terk etme Burak! Temizleyin şu dere yatağını!" Çatışmanın ortasında, mermilerin havada ıslık çaldığı o birkaç dakika içinde tek bir şey düşündüm: Bu dağlar bizi yutmayacaktı. O tim sapasağlam kışlaya dönecekti. Ve ben... O edepli bekleyişin karşılığında, Ayla’nın gözlerindeki o mahcup hüzne son vermek için Rize’ye varacaktım. [Ayla'nın Anlatımından] Rize’de öğle vakti yağmur kesilmiş, havanın rengi kurşunî bir grilikten zifiri bir kasvet rengine bürünmüştü. Karadeniz’in o nemli, ağır rüzgârı ahşap evin panjurlarını ritmik bir şekilde çarpmaya başladı. Mutfakta Asiye teyzeye öğle yemeği için sofrayı kurmasında yardım ediyordum. Elindeki porselen tabakları masaya dizerken birdenbire elindeki tabak kaydı ve büyük bir gürültüyle ahşap zemine düşüp paramparça oldu. "Bismillah..." dedi Asiye teyze, elini göğsüne götüre…