BÖLÜM 13: DAĞIN İÇİNDEKİ SESSİZLİK
Yazar: zeynep ay

BÖLÜM 13: DAĞIN İÇİNDEKİ SESSİZLİK [Metehan'ın Anlatımından] Tipi Hakurk sırtlarını gece boyunca dövmüş, sabaha karşı yerini keskin, bıçak gibi bir ayaza bırakmıştı. Kayalıkların arasındaki sığınakta, taşların üzerine serdiğimiz matların üzerinde dinlenme nöbetindeydik. Sıhhiye Burak, gaz ocağının üzerinde küçük bir çinko çaydanlıkta su ısıtmaya çalışıyordu. Su kaynadıkça çıkan o hafif buhar, sığınağın tavanındaki buz sarkıtlarına çarpıp kayboluyordu. "Al Komutanım," dedi Burak, buharı tüten bardağı bana uzatarak. "İçini ısıtır. Bu dağın ayazı adamın ciğerini çürütür valla." Bardağı aldım. Sıcak plastiğin eldivensiz parmaklarıma dokunan ısısı, uyuşmuş parmak uçlarımı yavaşça uyandırdı. "Eyvallah Burak," dedim. Sığınakta derin bir sessizlik vardı. Telsizci Eren, cihazın kulaklığını takmış, cızırtılı frekansları dinliyordu. Nişancı Yasin, bacağını uzatmış, yaralı dizini zorlamadan tüfeğinin dürbününü son bir kez tüy kadar hafif bir bezle siliyordu. Kemal Üsteğmen ise cebinden çıkardığı küçük bir not defterine bir şeyler karalıyordu. "Ne yazıyorsun Kemal?" diye sordu Sedat Abi, tüfeğinin mekanizmasını kontrol ederken. Kemal başını kaldırdı. Yüzünde mahcup bir gülümseme belirdi. "Zeynep’e mektup yazıyorum Sedat Abi. Dönüşte veriririm diye. İnsan dağda durdukça, arkasında bıraktığı o bir çift gözün kıymetini daha iyi anlıyor." Sedat Abi derin bir iç çekti. "Anlar kardeş, anlar. O gözler olmasa bu dağlar çekilir mi? Bu üniformanın ağırlığı sadece omzumuzdaki rütbe değil; arkamızda bizi dualarla bekleyenlerin vebalidir aynı zamanda." Sedat Abi’nin bakışları bana kaydı. Cevap vermedim. Çayımı yudumlamaya devam ettim. Ama kalbim o kadar rahat değildi. Omzumdaki yaranın sızısı geçmişti belki ama zihnimdeki o ince çizgi her geçen gün daha da derinleşiyordu. Ayla... O kızın yüzü, zihnimdeki en korunaklı siper gibiydi. Ne zaman tipinin sesi kulaklarımı uğulattsa, ne zaman bir çatışmanın barut kokusu genzimi yaksa, Rize’nin o puslu çay bahçelerinde duran, başı eğik, yeşil şallı kız geliyordu gözümün önüne. "Kaptan," dedi Sedat Abi sesini kısarak, yanıma sokuldu. "Çok derinlerdesin yine. Dağı mı izliyorsun, Rize’yi mi?" "Dağı izliyorum Sedat Abi," dedim ciddiyetle. "Önümüzdeki patika kritik. Kar çekilince teröristlerin geçiş hattı hareketlenecek. Aklımızı dağıtmaya hakkımız yok." "Sen kalbini dağıtıyorsun Metehan," dedi Sedat Abi, tam bir ağabey edasıyla. "Aklın yerinde. Görevini mükemmel yapıyorsun, timi sapasağlam tutuyorsun. Ama o kıza karşı ördüğün o buzdan duvar var ya... O duvar aslında onu korumak için değil, kendi korkundan kaçmak için." Sertçe baktım Sedat Abi’ye. "Ben kimseden kaçmam." "Korkuyorsun Kaptan," dedi Sedat Abi geri adım atmadan. "Şehit olursan o kızın boynu bükük kalır diye korkuyorsun. Karadeniz’in o yetim kızına taze bir hüzün bırakmaktan korkuyorsun. Ama unutma... Nasipte ne varsa o olur. Sen o kızı duandan eksik etmiyorsun, o kız da seni. Gerisini Allah’a bırakacaksın." Sedat Abi yerinden kalkıp sığınağın çıkışındaki nöbet noktasına yürüdü. Sığınakta sadece rüzgârın uğultusu ve gaz ocağının tıslaması kaldı. Cebimdeki gümüş saati çıkardım. Kapağını açtım. Akrep ve yelkovan gecenin dördünü gösteriyordu. Rize’de şimdi herkes uykudaydı. Belki de bir tek o... Seccadesinin başında, Rize’nin soğuk gecesinde ellerini semaya açmış, bizim için, benim için yalvarıyordu. Göğsümdeki o ağır askeri ketumiyet, ilk defa o an yerini derin bir şükre bıraktı. [Ayla'nın Anlatımından] Sabahın ilk ışıkları Rize’nin sisli tepelerine vururken ben mutfakta Asiye teyzeye kahvaltı hazırlıyordum. Tava cızırdayarak pıhtılaşan yağı eritirken, dışarıdaki yağmur yerini ince bir çiselemeye bırakmıştı. "Ayla kızım," dedi Asiye teyze içeri girerek. Yüzünde yorgun ama şefkatli bir ifade vardı. "Gece yine uyumadın değil mi? Odandan ışık sızıyordu geç vakte kadar." Elimdeki tahta kaşığı yavaşça masaya bıraktım. Şalımın uçlarını düzelttim. "Uykum kaçtı Asiye teyze," dedim mahcup bir sesle. "Biraz Kuran okudum, biraz da... Dua ettim." Asiye teyze yanıma g…