SİPERDEKİ FIRTINA

BÖLÜM 1: TOPRAĞIN KOKUSU VE İLK DUA (SAUDADE)

Yazar:

SİPERDEKİ FIRTINA - zeynep ay kitap kapağı
SİPERDEKİ FIRTINA kitap kapağı

Gökyüzü, Rize’nin sinesine sığmayan kapkara, gri bulutlarıyla kaplıydı yine. Havaya yayılan o keskin, yoğun ıslak toprak kokusu, dik yamaçlardan aşağı süzülen çam ve çay yapraklarının rayihasıyla harmanlanıyordu. Yağmur bardaktan boşanırcasına değil; sessiz, ince ve adeta kederli bir ağıt yakar gibi usulca atıştırıyordu. Rize dağlarının üzerine çöken puslu sis, etraftaki yeşilin her tonunu kederli bir perdeyle örtmüştü. Ayla, başındaki koyu yeşil şalın uçlarını düzeltip, üzerindeki siyah pardösüsüne biraz daha sıkı sarındı. Islak çimenlerin ve kaygan taşların üzerinde, her adımında daha da ağırlaşan ayaklarıyla ilerliyordu. Ayaklarının altındaki toprak sanki onu geriye, hayatın karmaşasına doğru çekmek istiyordu ama onun adımlarında tereddüt yoktu. Zihnindeki dinmek bilmeyen o gürültüyü susturabilmesinin, göğsünün ortasına bir dağ gibi oturan o amansız darlığı hafifletebilmesinin tek bir yolu vardı: Buraya, babasının yanına gelmek. Dağın yamacında, çam ağaçlarının gölgesine kurulmuş küçük mezarlığın patikasına girdiğinde dizlerinin dermanı tükendi. Adımları yavaşladı. Kalbi, boğazında atıyordu sanki. İlerledi ve taze toprağıyla henüz yeni yapılmış o kabrin başında durdu. Usulca, edebine uygun bir şekilde toprağın yanına çöktü. Soğuk, nemli mermer taşa parmak uçlarıyla dokundu. Mermerin o hissiz soğukluğu, içindeki harlı yangına tezat bir serinlik fısıldasa da göğsündeki sızıyı hafifletmeye yetmiyordu. "Babam..." dedi fısıltıyla. Sesi ilk kelimede kırıldı, boğazında bir yumruya dönüştü. "Gittin ya... Şehir sustu, evimizin neşesi söndü, ben tamamen sustum baba. Bu yaylalar, bu sis, bu yağmur... Hepsi senin varlığınla bir anlam taşıyordu. Şimdi bakıyorum da etrafıma, her yer sen kokuyor ama hiçbir yerde senin gölgen yok." Gözlerinden süzülen sıcak yaşlar, yanaklarından kayıp şalının kenarından süzüldü; ince yağmur damlalarıyla karışarak toprağa aktı. Ellerini hafifçe ıslak toprağın üzerine bastırdı. İçindeki kimsesizlik o kadar derindi ki, babasının gidişiyle sanki koca dünyada tek bir başına kalmış, fırtınanın ortasında yapayalnız bir çalı gibi savrulmuştu. Ayla derin bir nefes aldı. Gözlerini yumup babasının yüzünü, o merhametli bakışlarını hatırlamaya çalıştı. Yüzünde hüzünle karışık minik bir tebessüm belirdi. "Biliyor musun baba? Sana söylenecek o kadar çok şey birikti ki içimde... Geçenlerde okuduğum bir kitapta yabancı bir kelimeye rastladım: Saudade . Portekizce bir kelimeymiş. 'Bir daha asla geri gelmeyecek olan birine, hiç bitmeyecek bir özlemle bağlı kalmak' demekmiş. İçinde tatlı bir hüzün barındırırmış. Sana bakıp da seni bulamamak tam olarak bu işte baba... Saudade... Hiç geçmeyecek bir özlem." Ayla çantasından küçük, siyah kadife kaplı Yasin-i Şerif cüzünü çıkardı. Başını biraz daha öne eğerek, dudaklarından dökülen o huzur veren ayetleri okumaya başladı. Sesi, Rize’nin yamacında rüzgârın ve yağmurun sesine karıştı. Kutsal kelamın o mucizevi ferahlığı, göğsünü sıkan o ağır kayayı yavaşça kaldırdı. Okumasını tamamladığında cüzü öpüp alnına koydu ve çantasına yerleştirdi. Ellerini semaya açtı. Rabbine sığındı; babası için mağfiret ve rahmet, kendisi için de bu zorlu imtihan karşısında sabır-ı cemil diledi. O esnada mezarlığın alt patika yolunda ritmik, sert ve kendinden emin bot sesleri yankılanıyordu. Metehan, üniformasının üzerindeki bordo beresini düzeltip adımlarını mezarlığın girişine doğru yöneltti. Doğu'daki zorlu, haftalar süren operasyon görevinden yeni dönmüş, birkaç günlük iznini memleketi Rize'de geçirmek üzere ayağının tozuyla buraya gelmişti. Memleketinin sisli, sert havası, barut ve pus kokan ciğerlerine bir nebze nefes oluyordu. Ancak Metehan’ın da omzundaki yük az değildi. Şehit düşen silah arkadaşlarının anısı, vatanın derdi, üniformanın şerefi ve omuzlarındaki ağır sorumluluk... Rizeliydi Metehan. Sertti, duruşu tıpkı Karadeniz'in hırçın dalgaları gibiydi ama yüreğinde vatanına ve Rabbine karşı kırılmaz bir sadakat, insanlara karşı da derin bir edep taşıyordu. Namazını kışlada da dağda da aksatmay…

Bölümün tamamını WritePad'de oku