Sinek valesi: İhanet

VI.

Yazar:

Sinek valesi: İhanet - Naz kitap kapağı
Sinek valesi: İhanet kitap kapağı

Baran’ın nefesi ağırlaştı ama hâlâ ayakta durmakta inat ediyordu. Sanki “kanıyorum” diye kabul ederse dünya kazanacakmış gibi bir tavrı vardı. Kolye hâlâ boynunda sallanıyordu. Babamın adı. O isim artık sadece bir hatıra değil, bir kilitti. Ve biz o kilidin yanlış tarafındaydık. “Burada kalamayız,” dedi Baran. “Zaten romantik bir gece seçeneği yoktu,” diye karşılık verdim, sesim istemsiz titrek çıkmıştı. Gözlerini bana çevirdi. “Yürüyebilir misin?” “Ben mi? Asıl sen yere düşmeden iki adım atabilecek misin?” Kaşını kaldırdı. “Denemeden bilemeyiz.” Klasik Baran mantığı. Ölüm sınavı gibi her şey. Binadan çıkarken yağmur yüzümüze tekrar çarptı. Sokak daha da kararmıştı. Siren sesleri uzaklaştı, ama bu iyi bir şey değildi. Sessizleşen şehir genelde daha tehlikelidir. Baran bir an durdu. “Sağa,” dedi. “Sol daha kısa değil mi?” “Sol daha ölü.” Böyle açıklamalar yapan biriyle tartışılmıyor zaten. Hayatta kalma dersini geçirmiş biriyle geometri tartışması yapmaya benziyordu. Dar sokaklardan geçtik. Işık yoktu. Sadece su birikintilerinde titreyen neon yansımalar. Baran bir ara sendeledi. Kolunu tuttum. “Sakın bayılma.” “Bayılmam.” “Bunu genelde bayılmadan önce derler.” Gözleri kısa bir an bana kaydı. “Endişe mi ediyorsun?” “Sinir ediyorsun. Bu farklı.” Ama elimi bırakmadım. Bir köşeyi döndükten sonra Baran bir kapıya yöneldi. Eski bir apartman. Dışarıdan bakınca terk edilmiş gibi ama o tür yerler hep “görünüşe aldanma” diye bağırır. Kapıyı tek eliyle açtı. İçerisi loştu. Merdiven boşluğu rutubet kokuyordu ama bu kez güven hissi vardı. Garip bir şekilde. “Burası kimin?” dedim. “Benim.” Kısa cevap. Fazla kısa. “Ne zamandır?” “Yeterince uzun.” Daha fazla sormadım. Üst kata çıktık. Kapıyı açtığında içeriden sıcak bir hava yüzüme vurdu. Basit, dağınık bir daireydi. Ama güvenliydi. En azından dışarıya kıyasla. Baran içeri girer girmez koltuğa çöktü. “İşte,” dedi. “Krallığım.” “Krallığın berbat durumda.” “Teşekkürler.” Ceketini çıkardı. Omzundaki yara yeniden kanamaya başlamıştı. Dişlerini sıktı ama ses çıkarmadı. Ben mutfağa baktım. “İlk yardım seti nerede?” “Yok.” “Şaka mı yapıyorsun?” “Hayır.” “Sen nasıl hayatta kaldın?” Omuz silkti. “Genelde ölmemekle.” Sinirle dolabı karıştırdım. Bir şeyler buldum. Temiz bez, alkol, bant. Yanına döndüm. “Bu acıyacak.” “Fark etmez.” “Yalan.” “Deneyim.” dedi göz kırparak. Göz devirdim ama işe başladım. Alkolü yaraya sürdüğümde kasıldı. Bir an dişlerini sıktı, sonra geri gevşedi. “İşte,” dedim. “Demek insanmışsın.” “Bunu unutma.” “Ne?” “İnsan olduğumu.” Bir an durdum. Bakışlarım kolyesine kaydı. Sinek Valesi. Babamın adı. Ve Baran’ın gözleri. “Bunu nasıl açıklayacaksın?” dedim sessizce. Baran başını duvara yasladı. “Hiçbir şeyi açıklamayacağım,” dedi. “Sadece seni bir süre burada tutacağım.” Kaşlarım çatıldı. “Beni mi?” “Evet.” “Bu kaçırma gibi bir şey.” “Hayır. Bu hayatta kalma.” Dışarıda yağmur hâlâ vuruyordu. Ve o anda anladım: Biz artık kaçmıyorduk. Sadece bir sonraki hamleyi bekliyorduk. Baran’ın evi bile bir sığınak değilmiş gibi hissettirmeye başlamıştı.

Bölümün tamamını WritePad'de oku