Giriş
Yazar: İpek🩷

Postallarımın altında ezilen çamurun çıkardığı o tok ses, yıllardır ruhumun en tanıdık melodisiydi. Dağ Komando Okulu’nun amansız arazisinde, gökyüzünün kurşuni rengiyle birleşen sağanak yağmur tenimi döverken, aldığım her nefeste ciğerlerime dolan o keskin toprak ve barut kokusunu içime çektim. Kamuflajım sırılsıklam olmuştu, ağırlığı omuzlarıma binen kırk kiloluk sırt çantası her adımda beni biraz daha yerin dibine çekmeye çalışıyordu ama ben adımlarımı yavaşlatmadım. Ben, Teğmen Lara Altınay’dım. Bu amansız topraklarda, erkek egemen bir dünyanın tam ortasında, tırnaklarımla kazıyarak kendime bir taht inşa etmiştim. Kadın olduğum için beni her küçümsemeye çalıştıklarında, onlardan iki kat daha fazla koşmuş, iki kat daha fazla nişan almış ve iki kat daha fazla ter dökmüştüm. Şimdi ise o emeğin en büyük ödülüne, hayalini kurduğum Özel Kuvvetler Elit Tim Liderliği koltuğuna sadece bir adım uzaktaydım. Tugayın eğitim alanındaki son kilometreyi de geride bırakıp varış çizgisine ulaştığımda, göğsüm sertçe inip kalkıyordu. Alnımdan süzülen yağmur suları gözlerimi yakarken, timdeki diğer askerlerin nefes nefese, dizlerinin üzerine çöküşünü izledim. Ben çökmedim. Sırtımdaki çantanın ağırlığına rağmen omurgamı dikleştirdim, çenemi yukarı kaldırdım. Bizim meslekte zayıflık, namlunun ucundaki ilk hedef olmak demekti. Tam o sırada, karargah binasının önünde duran siyah askeri jipin kapısı açıldı. Askeri botların çamura basarken çıkardığı o otoriter ses, tüm alanın bir anda ölüm sessizliğine bürünmesine yetti. Gelen adamın omuzlarındaki Üsteğmen rütbesi, sağanak yağmurun altında bile parıldıyordu. Üsteğmen Barın Egemen. Adını daha önce sınır ötesi operasyonlardaki dâhice ama bir o kadar da gözü kara stratejileriyle duymuştum. Ancak arkasında bıraktığı o büyük askeri skandaldan sonra, bir tür sürgün gibi bizim tugaya Eğitim Subayı olarak atandığı fısıltıları birkaç gündür kulaktan kulağa yayılıyordu. Karşımda duran adam, dedikodulardan çok daha heybetli ve tehlikeli görünüyordu. Yüz hatları mermerden kazınmış gibi sert, gözleri ise fırtına öncesi deniz kadar çalkantılı ve buz gibiydi. Üzerindeki askeri parkanın şapkasını bile takmamıştı; yağmur damlaları koyu renk saçlarından süzülüp keskin çene hattından aşağı akıyordu. Adımları tam önümde durdu. Aramızda sadece birkaç santimlik bir mesafe vardı ama aramızdaki o görünmez duvar, koca bir uçurum kadar derindi. Bakışları, sanki beni bir düşman hattını inceler gibi baştan aşağı süzdü. O gözlerde takdir, saygı ya da nezaket dair en ufak bir kırıntı yoktu. Sadece saf, dondurucu bir kibir vardı. "Teğmen Lara Altınay," dedi. Sesi, gök gürültüsünü bastıracak kadar gür, tecrübeli askeri emirlerin verdiği o amansız otoriteyle doluydu. "Eğitim alanındaki süreniz, standartların tam üç dakika gerisinde. Bu mu sizin o çok övülen çelik iradeniz?" Göğsüm hırsla kabardı. Gözlerimi bir an bile kırpmadan, o dondurucu mavi harelerin içine diktim. "Hava şartları ve arazideki çamur seviyesi göz önüne alındığında, bu süre tugay rekorunun sadece birkaç saniye altı, Komutanım," dedim, sesimin titremesine izin vermeyerek. "Zor şartlar, bizi yavaşlatır ama durduramaz." Barın Egemen, dudaklarının kenarıyla alaycı, buz gibi bir tebessüm kıvırdı. O tebessüm, içimdeki tüm barutu ateşlemeye yetecek bir kıvılcımdı. Bana doğru bir adım daha yaklaştı, gölgesi tamamen üzerime düştü. Eğilip kulağıma doğru fısıldadığında, sesindeki o tehlikeli tını tüylerimi diken diken etti ama geri adım atmadım. "Burası çocuk parkı değil Teğmen! Sınırı geçtiğin an, bastığın toprak senin mezarın olur," dedi, her bir kelimeyi üzerine basarak vurgulayarak. "Benim eğitimimde hataya yer yok. Tek bir saniyelik tereddüt, koca bir timin ölüm fermanı demektir. Ve ben, sırf birileri kendini kanıtlayacak diye askerlerimi tehlikeye atmam." İçimdeki gurur, bir fırtına gibi şahlandı. Çenemi daha da dikleştirip tam karşısında bir kaya gibi durdum. Yağmur ikimizin de yüzünü yıkarken, sesimi tüm eğitim alanında yankılanacak şekilde yükselttim: "Ben o sınırı…