B6: Nefretin Manifestosu
Yazar: fatma.betul

Bir süre önce, Başkent. • • * ✧ * ☆ * ★ * ☆ * ✧ * • • Askeriyede büyük bir hoşnutsuzlukla karşılanan ödül avcısı giriş salonunun bir köşesinde kenara atılmış paçavra muamelesi görüyordu. Yarım gündür beklemesine rağmen geldiğinden beri hiçbir bilgilendirme yapılmamış, soru sormak istediğinde duvarı andıran yüzlerle karşılaşmıştı. Kasti olarak görmezden gelindiğini ve geri adım atması için zorlandığını uzun bir süre geçmeden anlamıştı. Ancak iki seçeneği vardı. Ya burada sonuna kadar duracak yada sefalet dolu hayatına geri dönecekti. Bu yüzden belirsizliği seçti. Neyse ki bir ağaç gibi, bulunduğu yere kök salan pozu sonunda birilerini irrite etmeye yetmişti. Önünde karanlık bir gölge belirdiğinde kafasını kaldırıp cüsseli askere baktı. “Sen hala burda mısın?”diye sordu asker, varlığından hoşlanmadığını gösteren düşük surat ifadesiyle. Yaşlı adam ona yönelen keskin bakışları görmezden geldi. Uzun bekleyişinin ve hayalet muamelesi görmesinin ardından fark edilmenin heyecanıyla, kuyuya düşmüş birinin gördüğü ilk ipe tutunduğu gibi, adama yapıştı. “Efendim, bana beklemem söylendi. Lütfen bir yol gösterin.” Askerin gözlerinden fırlayan bıkkınlıktan başını eğerek kaçınmaya çalıştı. Ancak asker gözleriyle olmuyorsa diliyle yaşlı adamın burada istenmediğini göstermeye kararlıydı. “Asılsız iddialarla başımızı ağrıtmadan önce aklının başına gelmesi ve pes etmen umuduyla beklemeni istedik.”dedi küçümseyen bir tonda. Yüzü karanlık bir perdenin ardında kalmış biri kadar kasvetliydi. Buna rağmen yaşlı adam payına düşen gerçeği reddetmekte kararlıydı. “Yemin ederim, sözlerim asılsız iddialar değil. Bir kere komutanla konuşmama izin verirseniz göreceksiniz.” Cüsseli asker göğsünü geren derin bir nefes verdi. Birkaç kuruş uğruna hayatını tehlikeye atıyorsa hayıflanmak boşunaydı. Akacak kan damarda durmadığı gibi kesilecek baş boyunda durmazdı. “Zamanın doldu. Gel benimle.” Günün son demleri yaşanırken batan güneşin kızıllığı salonun camlarından içeri sızıyor ve yüzlerinde parlıyordu, ancak ılıman tonlar bile ortamı yumuşatmaya yetmedi. Ödül avcısı, suratsız memuru tedirgince takip etti. Yolun sonunda ikili büyük bir kapının önünde durdular. Kapıyı çalmadan önce ödül avcısına dönen askerin yüzünde acıklı bir ifade vardı. “Lütfen onu kızdıracak fazla bir şey söyleme. Geçen sefer odayı kandan arındırmak için çok uğraştık.” Gözleri büyüyen adamı görmezden geldi. Belli ki acıdığı kanları temizleyecek olanlardı. Karşısındaki için hiç bir empati beslemediği soğuk bakışlarından okunuyordu. Kapıyı çaldı ve onay aldıktan sonra içeri girdi. “Komutanım. Sabah gelen ödül avcısını getirdim. Pes etmediğine göre sözleri yalan olmayabilir.” Kısa bir süreli sessizlikten sonra kalın ve duygusuz bir ses cevap verdi. “Gelsin.” Memur hoşnutsuz bir ifadeyle dışarı çıktığında yaşlı adamın içeri girmesini işaret etmişti. Ödül avcısı kasvetli bir ritimle emri sessizce takip etti. İçeri girer girmez arkasından kapanan kapının gıcırtısı onu ürpermişti. Ancak buraya kadar gelmişken pes edemezdi. “Ülkemizin baş kahramanını selamlarım.”dedi, tedirgin gözlerle. Korkunç bir kudrete sahipmiş gibi koltuğuna yaslanmış adamın yüzü arkasındaki pencere sebebiyle gölgelenmiş, ifadesi karanlık bir sırra dönüşmüştü. Kızıl ışık saçlarını kırmızı tonlarla dalgalandırırken, düşmanının kanıyla saçlarını yıkamış karanlık yüzlü bir şeytanı andırıyordu. “Formaliteye gerek yok. Yıllar önce yayınladığım bir ilan için beni görmek istemişsin.”dedi, ellerini ritmik bir sesle masaya vururken. “Ah evet… bu ilan için rahatsız ediyorum.”diye cevap verirken ortamdaki ağırlıktan hoş karşılanmadığını anlayan yaşlı adam alelacele heybesindeki bir çok kağıdın arasından yırtık, solgun bir kağıt parçasını çıkardı. Eğilip büzülerek masanın üzerine bıraktığında Orout kağıda kararan gözlerle baktı. Ancak ödül avcısı arkadan vuran ışığın gölgesindeki yüzün değişimini fark edemedi. “Bu ilanın geçerliliğinin kalmadığını kimse sana söylemedi mi?” Hırlamaya yakın sesi ve yırtıcıyı andıran bakışları karşısındaki kiş…