KÖKLER
Yazar: Zeynep S.

Bölüm Müzikleri: - She Past Away – Ruh - Jóhann Jóhannsson – The Beast “Beden acıya dayanır, ruh ölüme alışır; lakin insanı itaatten alıkoyan tek maraz korkudur. Şifası ise damardaki zehrin sessizliğindedir.” Dersaadet’in üzerine çöken kül rengi pus, Haliç’in katran karası, durgun ve yağlı sularından buharlaşarak ağır ağır yükseliyordu. Ocak ayının dondurucu poyrazı, kıyıya dizilmiş eski ahşap ambarların çürük saçaklarını dövüyor; çatlak eski panjurlar her fırtına darbesiyle birbirine çarparak iniltiyle titriyordu. Rüzgâr yalnızca şehri üşütmüyor; tuzlu çamur kokusunu, küflenmiş çuval tozlarını ve Haliç’in dibinde çürüyen yosunları Tersane-i Âmire’nin asırlık taş kemerlerine doğru savuruyordu. Şehir uyumuyordu. Şehir, yaklaşan bir cinayetin ya da kadim bir felaketin öncesinde olduğu gibi nefesini içine çekip donmuş bir halde bekliyordu. Tersanenin arka avlusunda, resmi ceridelerde hiçbir kaydı bulunmayan, deniz seviyesinin metrelerce altına inen dik ve dar bir taş koridor uzanıyordu. Koridorun basamakları asırların nemini emmekten yosun tutmuş, duvarlardaki taş bloklar beyaz kireç tuzları kusmuştu. Tavandaki dar mazgallardan içeri sızan poyraz, dehlizin karanlığında tiz, mekanik bir fısıltıya dönüşüyordu. Havada asılı duran koku keskindi; tavana asılmış neft kandillerinin çıkardığı koyu, yağlı is dumanı, küflü saman balyaları ve eski cerrahi pansumanlardan kalan ekşi sirke buharı birbirine karışmıştı. Bu soğuk havanın içine, henüz canlı olan bir insan teninin sıcaklığı sızdığında, genzi yakan metalik bir ağırlık doğuyordu. Taş kemerli mahzenin tam merkezinde, etrafı taş zemine oyulmuş ince su arklarıyla çevrili yekpare mermer bir seki yükseliyordu. Mermerin damarlı, kirli beyaz yüzeyi yüzyıllık kan ve sirke lekeleriyle matlaşmıştı. Sekinin dört bir köşesine dövme demirden kalın, yuvarlak halkalar ve kalın deri kayışlar perçinlenmişti. Mermerin dondurucu yüzeyinde, göğsü çıplak bir mahkûm uzanıyordu. Mülazım İhsan Bey’di. Bir zamanlar Hünkâr Yaverliği’ne kadar yükselmiş, ardından sarayın gizli odalarında kurulan suikast tertiplerinin odağında yer almış o eski zabit, göğüs kafesini bir körük gibi yırtan kesik soluklarla nefes alıyordu. İki bileği dövme demir kelepçelerle mermere kilitlenmişti. Demir halkaların çapaklı iç yüzeyleri, çırpındıkça bileklerindeki deriyi sıyırmış; koyu renkli, pıhtılaşmaya yüz tutmuş kan kabukları demirin pasına sıvanmıştı. Şakakları ise kafatasını milimetrik bir titreşimden dahi alıkoyacak şekilde tasarlanmış vidalı kösele bir maskeyle mermere sabitlenmişti. Şakaklarına dayanan madeni pabuçlar, deriyi her solukta biraz daha eziyor, altındaki şakak arterinin deli gibi atışını çıplak gözle görünür kılıyordu. Ağzındaki demir ağızlık dudak kenarlarını yırtmıştı; çenesinden göğüs kafesine doğru ince, köpüklü ve kanlı bir tükürük çizgisi süzülüyordu. Gözlerinde kontrolsüz, vahşi bir isyan parıldıyordu. İhsan Bey bir askerdi; Plevne tabyalarında top güllelerinin toprağı savuruşunu görmüş, süngü süngüye çarpışırken göğüs göğüse nefes tüketmişti lakin insan can verirken titrerdi. Ne kadar gözü kara olursa olsun, ecelin gölgesi üzerine düştüğünde göğsü ilkel bir dehşetle daralır, gözbebekleri kaçacak bir delik arardı. O, fıtratın bu en kadim zaafından henüz arındırılmamıştı. Karanlık koridorun ucundaki demir kuşaklı meşe kapı gıcırtıyla aralandı. Mermer basamaklara basan çizmelerin tok, aceleden uzak yankısı dehlizin uğultusunu kesti. İçeri giren gölge, yere kadar uzanan zümrüt yeşili çuha cübbesi, cübbesinin yakasındaki saray hekimbaşlığına mahsus gümüş kakmalı sorgucu ve elinde taşıdığı ceviz sandıkla odayı dondurdu. Cerrah Hekim Muzaffer Efendi, Mekteb-i Tıbbiye-i Şâhâne’nin en parlak teşrih muallimiydi fakat onun asıl şöhreti dersliklerde değil; sarayın mahrem iradeleriyle açılan, hiçbir ceridede kaydı bulunmayan deney mahzenlerinde fısıldanırdı. Yüzü kandilin titrek sarı alevinde taştan farksızdı; derin çizgilerinde ne öfke vardı ne de zerre kadar merhamet. Yalnızca bir kadavrayı diseke etmeye hazırlanan…