Sessizlik
Yazar: Zeynep S.

Bölüm Müzikleri: - Max Richter – November - - She Past Away – Kasvetli Kutlama "İnsan ölmeden önce korkar. Korkmayan bir beden bir şeyden mahrum bırakılmıştır.” İstanbul’un ocak ayı insanın kemiklerine kadar işleyen o rutubetli soğuğuyla gelmişti. Haliç’in kıyısında terk edilmiş bir un fabrikasının devasa gölgesinde sarı olay yeri bantları çırpınıyordu. Gökyüzü kirli çarşaf gibi şehrin üzerine serilmişti. Ne tam griydi ne de tam siyahtı. Haliç’in kendisine has, deniz yosunuyla karışık pas kokusu fabrikanın içinden sızan küf kokusuyla birleşerek geniz yakıcı bir koku oluşturuyordu. Züleyha Akar; emektar, bakımı aksamış ama sadık arabasını polis araçlarının uzağına, çamurlu su birikintilerinin yanına park etti. Motoru durdurduğunda kalbine çöken ani sessizlikte bir an için sadece kendi nefesini dinledi. Motorun soğumaya başlarken çıkardığı o metalik sesler, sessizliğin içinde metronom gibi işliyordu. Kalbi dün yardım için gittiği yoğun nöbetten ve bugünkü bilinmeyen gerilimden dolayı her zamanki gibi ritmik ama yorgun hızında atıyordu. Züleyha elini göğsüne koydu. Stetoskopla binlerce kez dinlediği o ses şimdi kendi göğüs kafesinde yankılanıyordu. Dikiz aynasından kendisine baktı. Göz altları; kahverenginin bile silemediği, teninin dokusuna işlenmiş koyu halkalarla çevriliydi. Parmak uçlarıyla bu halkalara dokundu. Derisi soğuktu. Bu halkalar onun için madalya gibiydi. Hayatla ölüm arasındaki ince çizgide tuttuğu nöbetlerin, kurtardığı canların ve avuçların arasından kayıp gidenlerin bıraktığı gerçek izlerdi. Soluk alıp verişi yavaş ve derindi. Sanki içerideki oksijeni dışarıdaki o kirli havadan korumaya çalışıyordu. Ona atanan, her sabah şoför tarafından parlatılan son model, siyah Mercedes’e inat bu eski emektarı kullanmak Züleyha için bir tercih değil, manifestoydu. Kapı koluna uzandı. Metalin soğukluğu eldivenlerinin ince kumaşını geçip tenine ulaştığında ürperdi. Kapıyı açtığında çıkan o gıcırtı fabrikanın içinde yankılanmasına sebep oldu. O direksiyonu her tuttuğunda Akar Holding’in o boğucu lüksünden, babasının karanlık gölgesinden bir düğme daha kopardığını hissediyordu. “Ölülerle uğraşmak, yaşayanların yalanlarıyla uğraşmak daha kolay.” diye mırıldandı kendi kendine. Bu cümle dudaklarından dökülürken havada küçük bir buhar bulutu olup saniyeler içinde yok olmuştu. Tıpkı gerçekler gibi. Görünür ama yakalamaya çalıştığın da parmakların arasından süzülüp gider. Züleyha, uzun boylu ve ince yapılıydı ama duruşunda bir hemşirenin ameliyathane disiplini ve adli tıp uzmanın sorgulayıcı keskinliği vardı. Arabadan dışarı ilk adımı attığında çamurlu botu su birikintisine değdi. Suyun yüzeyindeki o ince yağ tabakası parçalandı ve halkalar merkeze doğru dağıldı. Züleyha, bu küçük fiziksel tepkimeyi bile bir teşhis koyar gibi izledi. Koyu kestane saçlarını her zaman sıkı bir at kuyruğu yapıp toplardı. Pratikliği estetiğe tercih ederdi. Saçının tek bir telinin bile görüşünü engellemesine izin vermezdi. Mavi-yeşil gözleri genelde sakin ve analitik bir ifade taşır ancak şimdi Haliç’in puslu sabahında bu gözlerde donuk bir kararlılık vardı. Işık değiştikçe gözlerinin de rengi değişiyordu. Tıpkı bir neşterin metalik parıltısı gibi. Yüzündeki çilleri, babasının sert hatları yerine merhum annesinin sıcak gülümsemesinden miras kalmıştı. Bu yüzündeki tek yumuşak detaydı. Üzerindeki koyu renk, düz kesim kabanı vücudunu bir zırh gibi sarıyordu. Çantasını omzuna sabitledi. Deri kayışın kabanına sürtünürken o hafif gıcırtı bu gri sessizlikteki tek dostu gibiydi. Olay yeri bandına doğru yürümeye başladı. Her adımında çizme topuklarının çamurlu zeminde çıkardığı o vakumlu ses fabrikanın paslı demirlerinin gıcırtısına ekleniyordu. Rüzgâr kabanının eteklerini savururken Züleyha cebinden eldivenlerini çıkardı. Henüz giymemişti ama parmakları arasındaki plastik dokuyu hissedebiliyordu. Olay yeri bandına yaklaştığında polis telsizlerinin cızırtısı fabrikanın sessizliğini bıçak gibi kesiyordu. Statik sesler, anlamsız kodlar ve İstanbul’un gürültüsü… S…