4.BÖLÜM-TELRAR HATIRLAMA
Yazar: Sametkılıç

"Korku hüküm sürerken, gerçek adalet sessizce yaklaşır." 🌊 Halk, o büyük korkunun pençesinde evlerine kapandığında kasaba, yaşayan bir yer olmaktan çıkıp terk edilmiş bir mezarlığa dönmüştü. Sokaklar bomboştu; ne bir ayak sesi ne de bir nefes… Sadece yaklaşan fırtınanın uğursuz uğultusu, taş duvarlara çarpıp geri dönüyordu. Rüzgâr, dar aralıklardan sızarak kapıları titretirken, sanki görünmeyen bir şey kasabanın üzerine çökmüş, her şeyi susturmuştu. Kasabanın girişinde, tekerlekleri çamura bulanmış tozlu bir at arabası ağır bir iniltiyle durdu. Önünde saf tutmuş askerler, tek bir emirle ileri atılıp diz çöktüler. Başları eğik, nefesleri kontrol altındaydı. Arabadan inen kişinin yüzü tamamen örtülüydü; kimliği kadar varlığı da belirsizdi. Aşağı inerken askerler kendilerini yere daha da bastırdı, bedenlerini onun adımları için birer basamak hâline getirdiler. Bu toprakların inancına göre kula kulluk etmek en büyük günahlardan biriydi… fakat o an kutsal olan değil, korkuydu. Ve korku, her inancı susturacak kadar güçlüydü. Ağır zırhların çıkardığı tok sesler meydanda yankılanırken, tapınağın eski kapısı derin bir gıcırtıyla aralandı. İçeriden, ömrünü dua ederek tüketmiş yaşlı bir keşiş çıktı. Gözleri gördüğü manzara karşısında büyüdü, dizleri titredi, sanki bedenindeki tüm güç bir anda çekilip alınmıştı. Elleri birbirine kenetlenirken, parmakları istemsizce titriyordu. Gizemli figür yavaşça ilerledi ve keşişin tam önünde durdu. Ortamı kesen bir sessizlik oldu. Ardından, buz gibi bir ses, fısıltıyla yankılandı: “Bu kasabanın artık yeni sahibi benim.” Yaşlı adamın dudakları aralandı, sesi boğazında düğümlendi. Sonunda, titrek bir nefesle yere kapandı. “Azomis… sizi seçti…” Gizemli kişi başını hafifçe eğdi. Örtüsünün altında yüzü görünmüyordu ama sesi kibirle doluydu: “Evet. Azomis beni seçti. Çünkü her zaman güçlü olan… zayıfın bir adım önündedir.” Bu sözler, keşişin içinde kalan son inancı da sarsar gibi oldu. Yine de başını kaldırdı. Gözlerinde korkuyla karışık bir direnç parladı. “Hayır…” dedi kısık ama kararlı bir sesle. “Azomis güçlü olanı seçmez. O; merhameti olanı, insan kalabileni ve günahlarının yükünü taşıyabileni seçer.” Bir anlık sessizlik oldu. Sonra her şey bir anda değişti. Gizemli figür, sert bir hareketle başındaki örtüyü çekip attı. Altından çıkan yüz, güzelliği kadar keskin ve ürkütücüydü. Gözleri… insanın içine işleyen bir öfkeyle yanıyordu. Dudakları ince bir çizgi hâline gelmişti. Kadın bir adım attı. Sonra bir adım daha. “Sen…” diye tısladı. “Sen kimsin de bana günahkâr dersin?” Sesi yükseldikçe meydanı doldurdu. “Babam mısın? Yoksa beni yaratan mı?!” Bağırırken ağzından savrulan her kelime, yaşlı adamın yüzüne çarpan görünmez bir tokat gibiydi. Tükürük damlaları, korkudan donup kalmış keşişin yüzüne düştü. Kadın, nefes nefese kalmıştı ama öfkesi dinmiyordu. Elini kaldırdı. Arkasındaki askere küçük, keskin bir işaret verdi. “Bunu öldürün.” dedi soğuk bir tonla. “Etlerini de vahşi hayvanlara atın.” Kısa bir duraksamadan sonra dudaklarında alaycı bir kıvrım belirdi. “Madem öyle… biraz sevap kazanalım.” Keşişin çığlığı gecenin karanlığına karışırken, Kraliçe arkasını döndü. Sanki olan biten hiçbir şey onun için anlam taşımıyordu. Meydana doğru ilerledi, ardından tüm kasabaya bakarak haykırdı: “İşte buranın yeni sahibi benim!” Sesi taş duvarlara çarpıp yankılandı. “Şimdi… gerçek evimize gidiyoruz.” Kraliçe ve ordusu tepedeki şatoya doğru ilerlerken, kasabanın dar sokaklarında bambaşka bir hareketlilik vardı. Perdelerin ardında saklanan gözler, korkuyla dışarıyı izliyordu. Gizemli bir aile, pencerenin perdesini aralayıp askerleri süzdü. Onların yaklaştığını fark ettikleri anda ışıkları söndürdüler. Kapı sessizce aralandı. Ve karanlığın içine karıştılar. Ellerinde bez torbalara sarılmış eşyalarla, tek kelime etmeden koşmaya başladılar. Ayak seslerini bile bastırmaya çalışır gibi hafif adımlarla, kasabanın dışına, ormanın içine doğru süzüldüler. Ormanın derinliklerine ulaştıklarında durdular. Burası tuhaftı. Ağaçla…