3.BÖLÜM-YABANCIYA AÇILAN KAPI
Yazar: Sametkılıç

“İnsan Tanrı’dan değil, hakikatten uzaklaştığında kaybolur; çünkü gazap gökten değil, kararan kalpten iner.” 🌊 İnsanların en büyük korkusu Tanrı’dan uzak kalmak ve O’nun gazabına uğramaktı. Çünkü onlara öğretilen buydu: Tanrı’dan kopan, yok olurdu. O’nun öfkesinden kaçan, aslında yazgısından kaçamazdı. Fakat köye gelen o yabancı adamın gözlerinde böyle bir korku yoktu. Ne başını eğiyor ne de göğe bakarken titriyordu. Kutsal metni insanların gözleri önünde kaçırmış, onları inandıkları gerçeklikten daha da uzak bir boşluğa sürüklemişti. Oysa halk zaten gerçeklikten uzak bir yaşam sürüyordu; kendi uydurdukları rahat inançların içinde, huzurlu bir yalanın gölgesinde yaşıyorlardı. Tanrılar ise onlar için bir zaman belirlemişti. Zaman… Her saniyesi sayılıydı. Her nefes, kaydediliyordu. İnsanların hangi adımı atacağı, hangi günaha meyledeceği, hangi sevabı işleyeceği çoktan yazılmıştı. “Mesh”, cennet ve cehennemin tanrısı olarak bu düzenin başında duruyordu. İnsanları izlemek, kalplerini tartmak, günahlarını ve sevaplarını belirlemek onun işiydi. Göğün üst katmanlarında, zamana hükmeden bir varlık gibi her anı takip ederdi. Mesh için iyilik ve kötülük birbirine zıt değil, birbirini var eden iki temel yasaydı; o, her ikisinin de kurucusuydu. Dünyaya gönderdiği gizemli varlıklar vardı. Gölgeler gibi dolaşır, insanların ardında sessizce yürürlerdi. Akan her kan damlasını, dökülen her gözyaşını, fısıldanan her yalanı kaydederlerdi. Hiçbir şey unutulmazdı. Mesh, kutsal metnin açılmasını isterdi; insanların onu okuyup hakikati görmesini arzular, iradelerini bilerek seçmelerini beklerdi. Çünkü gerçek iman, korkudan değil bilinçten doğmalıydı. Fakat kasabaya giren o yabancı, insanların elinden yalnızca bir kitabı değil, yönlerini de almıştı. Mesh’e göre çalmak, birinin malına göz dikmek, kin tutmak, açgözlülük, kibir, yalan ve oyunbazlık; ruhu karartan zincirlerdi. Kutsal metinde bunların her biri detaylıca yazılıydı. İnsan, hangi adımın onu ışığa, hangisinin karanlığa götürdüğünü bilirdi. Ama bilmek, uygulamak demek değildi. Halk, her zamanki gibi bir tanrıya inanarak diğerlerini unutmuştu. İnançlarını kolaylarına geldiği gibi şekillendirmiş, Tanrı’yı kendi rahatlarına hizmet eden bir gölgeye dönüştürmüşlerdi. Oysa Azomis, diğer tanrıların kutsallığına bağlı bir varlıktı; tek başına değil, düzenin parçası olarak hükmederdi. Fakat insanlar gerçeği eğip bükmüş, Tanrı’yı kendi arzularına göre yeniden yazmışlardı. Mesh bir zamanlar göğün bir kısmının beyaz, bir kısmının kan kırmızısı olacağını en sert biçimde bildirmişti. Dünya tek bir çizgi hâlinde ikiye bölünecek, insanlar ayrılacaktı. Işık bir tarafa, gölge diğer tarafa düşecekti. Bu yalnızca bir uyarı değil, kesin bir hüküm gibiydi. Buna rağmen halk rahat bir hayat sürmeye devam ediyordu. Sabah geceye karışacak, gece sabaha sızacaktı. Zaman bükülecek ve o an geldiğinde insanlık birer birer silinecekti. Fakat kimse bunun yaklaşmakta olduğunu görmek istemiyordu. O sabah hava farklıydı. Derin ve keskin bir soğuk vardı. Azomis’in halkı helak ettiği günün havasına benzer bir koku yayılıyordu kasabaya; fakat bu kez yanık toprak değil, yalnızlık kokuyordu. Sanki görünmeyen bir el, göğün altını kazımış ve geriye sessiz bir boşluk bırakmıştı. Küçük bir kız evinin penceresine çıktı. Saçları rüzgârda hafifçe savruluyor, gözleri gökyüzünde bir noktaya takılı kalıyordu. Uzun süre baktı. Sonra iki elini havaya kaldırdı ve masum bir gülümsemeyle göğü selamladı. “Tanrım, bugün de sayende hayattayız. Şükürler olsun!” diye seslendi. Sesi aşağıya kadar indi. Sokakta temizlik yapan kadınlar başlarını kaldırdı. Yüzlerinde şaşkınlıkla karışık bir küçümseme vardı. “Çocuğa ne saçma şeyler öğretiyorlar,” dedi biri, fısıltıyla ama duyulacak kadar yüksek. “Tanrı bunlar yüzünden bizi helak ediyor. Ayıp!” Kendi sözlerini hakikat sanarak, yaşça küçük bir kızı kınadılar. Oysa pencereye çıkıp Tanrı sevgisiyle yanan o çocuk, belki de içlerinden en saf imana sahip olandı. Bir anda küçük kızın omzundan sert bir el tuttu. İ…