2.BÖLÜM-KUTSAL METİN YOK
Yazar: Sametkılıç

“Tanrı’dan dilekler dileyip, sonra O’nun uyarılarını hiçe sayan insan; aslında duasını değil, kendi nefsini yüceltmiş olur." 🌊 Halk, her zamanki gibi sabahın en erken vaktinde uyanıp Azomis’e adak sunmak için yola koyuldu. Ellerinde taşıdıkları yiyecekler, aslında kendilerine ait değildi; çoğu başkasının sofrasından zorla alınmış, kimi hileyle, kimi de hırsızlıkla elde edilmiş nimetlerdi. Yine de onları kutsal sayıp Azomis’in huzuruna götürüyorlardı. Oysa farkında olmadıkları bir şey vardı: Azomis, çoktan hakikati gözlerinin önüne sermiş, Kutsal Metin’i onların yollarına bırakmıştı. Hakikati kendi iradeleriyle bulsunlar istemişti. Fakat halk, gözlerindeki perdeyi kaldırmaya yanaşmamış, alışkanlıklarının zincirine bağlı kalmayı tercih etmişti. Kutsal Metin’de yasaklanan her şey, onların hayatında olağan bir davranışa dönüşmüştü. Yalanı sadakat, hırsı ibadet, zulmü bağlılık gibi görmeye başlamışlardı. Adak, artık kalpten gelen bir teslimiyet değil; içtenlikten uzak, sıradan bir alışkanlığın adıydı. Belki de farkında olmadan Azomis’in sabrını sınıyorlardı. Acaba Azomis yeniden kudretini gösterip onlara ders verecek miydi? Bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey vardı: Bu halk, geçmişte ne kadar acı yaşarsa yaşasın, hiçbirinden ders almamış; her defasında aynı yanlışı yeniden ve yeniden yapmıştı. Sabahın solgun ışıkları gökyüzüne henüz tam yayılmamışken, halk ellerinde adaklarla tapınağın önüne ulaştı. Sessizlik, çıplak ayakların taş zeminde çıkardığı yankıyla bozuluyordu. Adaklar, tek tek Azomis’in taş sunağına bırakıldı. İşte o anda, yerin derinliklerinden uğultulu bir ses yükseldi. Başlangıçta sadece hafif bir titreşim gibi duyulan bu ses, kısa süre içinde tüm toprağı zangır zangır sarsmaya başladı. Yeryüzü, sanki yüzyıllardır içinde biriktirdiği öfkesini kusan bir canavara dönüşmüştü. Halk, dehşetle birbirine bakıyor; bazıları dizlerinin üzerine çöküp titreyen ellerini göğe açarak dua etmeye başlıyordu. Fakat onlar dua ettikçe, yerin sarsıntısı daha da şiddetleniyor, taş duvarlar çatlıyor, evlerin direkleri eğilip bükülüyor, ardından büyük bir gürültüyle yerle bir oluyordu. Göğe yükselen toz bulutları, sabahın solgun ışığını boğarken çocukların çığlıkları, kadınların feryatları taş duvarlara çarpıp yankılanıyordu. İnsanlar, can havliyle sokaklarda koşuyor; kimisi yere kapanıyor, kimisi yıkılan evlerin enkazına doğru çırpınarak koşuyordu. Korku ve çaresizlik, aynı anda tüm bedenlere işliyordu. Bir grup adam, enkazın altına girip taşları kaldırmaya başladı. İlk taşın altından kanlı bir insan eli çıktı; hareketsiz, soğuk ve umudun tamamen söndüğünü haykıran bir el… Kalabalığın içinden boğuk bir çığlık koptu. Bir başka taş kaldırıldığında, bu kez paramparça olmuş bir bedenin kopmuş başı yuvarlanarak yere düştü. O an topluluğun üzerine derin bir sessizlik çöktü. Birkaç kalp atışı kadar kısa süren bu sessizlik, ardından göğü delip geçen panik çığlıklarına dönüştü. Kadınlar saçlarını yolup yere kapanıyor, ağıtlar yakıyordu. Çocuklar korkudan nefes nefese ağlıyor, hıçkırıkları taşların arasına karışıyordu. Erkekler titreyen elleriyle taşları kaldırmaya devam ediyor, ama buldukları her yeni parça, korkunun ve dehşetin ateşini daha da büyütüyordu. İşte o an, herkes, Azomis’in öfkesinin ne kadar gerçek, ne kadar yakıcı olduğunu bütün çıplaklığıyla anlamıştı. Halk, yaşadıkları felaketin ardından bunu Azomis’in gazabı olarak görüyordu. Herkesin dilinde aynı sözler dolaşıyordu: “Azomis bize kızdı… Azomis öfkesini gösterdi…” Oysa gerçeğe gözlerini kapamışlardı. Çünkü ortada Azomis’in değil, Adalet ve Denge Tanrısı Mery’nin sessiz, görünmeyen eli vardı. Halk, Kutsal Metin’i ellerinde tutuyor ama sayfalarını hiç açmıyordu. Yüzyıllardır orada yazılı duran uyarıları görmezden geliyor, kendi bildikleri yoldan yürüyordu. O sabah yaşanan sarsıntıdan sonra bile, yine aynı körlüğü sürdürdüler. Ve biz, bir kez daha Mery’nin sabrını gördük. Mery, diğer tanrılardan bambaşka bir varlıktı. O, öfkesini anında kusmaz, felaketleri bir ceza olarak yağdırmazdı. Sab…