1.BÖLÜM-İLK GÜN
Yazar: Sametkılıç

“Tanrı sessiz kaldığında, sadakat en çok sınanandır; çünkü inananlar, cevap. değil, çağrılmayı bekler.” 🌊 Sabah, gökyüzünün hâlâ maviyle gri arasında bocaladığı o kırılgan saatlerde geldi. Saat 06.30’u henüz geçmemişti. Göz kapaklarının ardındaki yumuşak karanlığı araladığında, odanın içi hâlâ loş bir sessizlikle sarılıydı. Duvarlar, geceyle gündüz arasında sıkışıp kalmış gibiydi; sanki karanlık hâlâ bırakmak istemiyordu duvarları. Pencereden içeri süzülen cılız bir ışık, odanın köşelerinde gezinerek yavaş yavaş uyanışı haber veriyordu. Güneş, ufuk çizgisinde henüz silik bir bıçak gibi, gökyüzünü yırtmaya çalışan narin bir çizgi hâlindeydi. Dışarıdan gelen, toprağın ıslak kokusuyla geceden kalma nemin birleşiminden oluşan o tanıdık ama her seferinde açıklanamaz koku, içeri sızmıştı. Hava serin, neredeyse durgundu; rüzgâr belli belirsizdi. Ama ağaçların yapraklarında fark edilmesi güç bir kıpırtı vardı. Doğa, sessizce ama temkinli bir şekilde uyanıyordu. Her şey, sabahın kutsallığına dokunmak istemeyen bir çekingenlikle hareket ediyordu. Genç kız, ağır hareketlerle yataktan kalktı. Henüz pijamaları üzerindeydi. Ayaklarını yere sarkıttığında, taş zeminin soğukluğu tenine iğne gibi değdi. Birkaç saniye öylece durdu. Sessizlik, onunla birlikte nefes alıyor gibiydi. Kapıyı sessizce araladı. Dışarı adım attığında, çıplak ayakları sabah çiğiyle ıslanmış toprağa bastı. Soğuk, sinir uçlarından ruhunun en derin katmanlarına kadar işledi. Ürperdi. Ama bu yalnızca bir beden tepkisi değildi; içten gelen, anlamı açıklanamayan bir hissin dürtüsüydü bu. Gökyüzü hâlâ net değildi. Ne mavi, ne gri. İkisinin arasında kalmış bir boşluk gibiydi; hem umut, hem korku barındırıyordu içinde. Kuşlar henüz ötmüyordu. Ama ağaçların arasında sabahın hazırlığına dair bir uğultu vardı yaprakların sessizce fısıldadığı, rüzgârın kulaklara usulca taşıdığı bir bekleyiş. Evlerinin hemen dışında, taşlarla örülmüş eski bir yol uzanıyordu. Bu yol, onları köyün merkezinden biraz daha uzak bir noktada, sık ağaçların arasında gizlenmiş kadim bir çeşmeye götürürdü. Ancak bu çeşme sıradan bir su kaynağı değildi. Burası kutsaldı. Efsaneye göre, Azomis’in gözleri her sabah o suya yansırdı. Suya eğilen her baş, yalnızca sudan yansıyan görüntüsünü değil; tanrının bakışını, onun tartısını, onun hükmünü karşısında bulurdu. Suyun berraklığı değil, insanın içinin saydamlığıydı önemli olan. Genç kız, kenarda duran eski, metal kovayı eline aldı. Parlaklığını yıllar önce yitirmiş bu kova, sabah çiğiyle birlikte sanki yeniden parlıyordu. Her adımıyla birlikte çiğ damlaları ayaklarına yapışıyor; taşların üzerinde titreşen ıslaklık, günün ilk büyüsünü fısıldar gibi parıldıyordu. Yolda yalnız değildi. Başka aileler de çeşmeye doğru ilerliyordu. Bazıları ellerinde sepetler taşıyordu. Bu sepetlerin içinde kurutulmuş yosunlar, iple bağlanmış çakıl taşları, deniz kabukları ve parlak cam boncuklar vardı. Hepsi Azomis’e sunulmak üzere hazırlanmıştı. Adaklardı. Ama bazı yükler daha ağırdı. Bazı eller, dikkatle sarılmış örtüler taşıyordu. Ve bu örtülerin içinde, yaşamla bağını yitirmiş bedenler gizliydi. Yakınlarını kaybedenler, ölülerini gölete bırakmaya gelmişti. Çünkü halk inanırdı ki, Azomis’e sunulan bir ruh eğer tanrı tarafından kabul edilirse, ya daha güzel bir bedende yeniden doğar ya da Cennet-i Derin’e sonsuz huzurun olduğu yere ulaşırdı. Bu, yalnızca bir ritüel değil, halkın inançla yoğrulmuş kaderiydi. Teslimiyetin, korkunun ve umutla karışık bir kabullenişin ağırlığı. Göletin çevresi, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte başka bir dünyaya dönüşüyordu. Yosun kokusu, rüzgârla birleşip geçmişten gelen hikâyeleri fısıldar gibi dolanıyordu havada. Rüzgârın göletin yüzeyinde yaptığı her dalgalanma, Azomis’in nefesi olarak hissediliyordu. Ve o nefes, insanların tenine dokunduğunda, sanki birer işaret bırakıyor gibiydi: “Ben buradayım.” Bu halkın tanrısı diğerleri gibi değildi. Azomis; denizlerin efendisi, kudretin sessiz yüzüydü. Ne erkekti, ne kadın. Ne doğurgandı, ne de fanî. O, sadece v…