5.Bölüm Gençliğin Direnişi
Yazar: Ceyda

İstanbul’un üzerine o sabah, sanki yüzyılların yorgunluğunu, yaşanmışlığını taşıyan kurşuni bir tül perde örtülmüştü. Gökyüzü ne tam maviydi ne de tam gri; tıpkı benim içim gibi, kararsız ama bir o kadar da gitmeye can atan bir havası vardı. Henüz on sekizimdeydim. Hayatın tam eşiğinde, o koca dünyaya kanatlarını çırpmaya çalışan ürkek, narin bir serçeden farksızdım aslında. Lukas ise benden sadece iki yaş büyük, yirmisinde gencecik bir çocuktu. Vatanından, çocukluğunun geçtiği o sokakların kokusundan kilometrelerce uzakta, tek başına bu koca şehirde var olmaya çalışıyordu. Ama onun o dilsiz, o karmaşık aşk haritasında yolunu çoktan bulmuş, ne istediğini bilen sarsılmaz bir kararlılığı vardı. Bu devasa, bu gürültülü şehir, iki genç ruhun hem birbirine hem de tüm dünyaya karşı sergilediği o sessiz ama sarsılmaz direnişe her sabah baştan şahitlik ediyordu. Bizim için kolay olacağını hiçbir zaman düşünmemiştik zaten. Ailelerimizin "imkânsız" diyerek kestirip attığı, etrafımızdaki insanların "asla yürümez, sonu yok" diyerek üzerimize kara bir leke gibi yapıştırdığı ne kadar engel, ne kadar duvar varsa, biz her sabah vapur iskelelerinde, eski semtlerin dumanlı ve tarih kokan kahvehanelerinde o önyargıları birer birer, sabırla yıkıyorduk. Kolay değildi; hayatın tüm omuz çarpan o sertliğine, İstanbul’un bitmek bilmeyen o geçim derdi hengamesine, parasızlığına ve her gittiğimiz yerde üzerimizde hissettiğimiz o yargılayıcı, o "yabancı" bakışlarına rağmen biz hiç vazgeçmedik. İnsanlar bize bakarken arkamızdan fısıldaşıyordu, biliyordum. Ama biz, o vapur arkasından çığlık çığlığa uçan martıların sesleri arasına kendi gizli dilimizi, kendi şifreli gülümsemelerimizi yerleştirmeyi başarmıştık. Sadece ikimizin nefes alabildiği, sınırlarını kendi ellerimizle çizdiğimiz, dış dünyaya tamamen kapalı izole bir evren kurmuştuk kendimize. Lukas, o mütevazı ve her şeyi öğrenmeye aç haliyle artık sadece tanıştığımız ilk günkü o donuk, o çekingen "Merhaba" ile yetinmiyordu. Kendini geliştirmek, benim dünyama dahil olabilmek için öyle büyük bir çaba harcıyordu ki bunu görmemek için kör olmak lazımdı. Bir akşamüzeri, güneş Galata Kulesi'nin hemen arkasından usul usul batmaya başladığında, benim en sevdiğim, duvarları eski İstanbul fotoğraflarıyla dolu o küçük, loş kafede oturmuştuk. Lukas yanımıza gelen garsona döndü; yüzünde o muzip, gözlerinin içini parlatan gülümsemesiyle, hiç tekellemeden, "İki çay, birine şeker yok," dedi. Garson gittikten sonra başını hafifçe yana eğdi, gözlerimin içine okyanus sakinliğini andıran o derin bakışlarıyla baktı ve bardağı işaret ederek, "Çay koyayım mı?" diye sordu. Bu üç kelimelik basit, sıradan cümle, o an benim için dünyadaki en karmaşık, en süslü aşk şiirlerinden çok daha kıymetli, çok daha derindi. Kulaklarımda dünyanın en güzel melodisi gibi çınlamıştı. Çünkü biliyordum ki bu ufacık cümlenin içinde binlerce saatlik emek, bana uyum sağlama çabası, benim dilimi konuşabilme gayreti ve en önemlisi, bu topraklara, bu katı kuralları olan hayata ve bana ait olma isteği gizliydi. Ben de boş durmuyordum tabii; o daraldığım, sıkıldığım boş zamanlarımda, staj dosyamın kenarlarına, boş kâğıtlara Lukas’ın memleketine ait o hüzünlü ama ritmik, insanın içini titreten şarkı sözlerini not ediyordum. Kelimelerin tam anlamlarını sözlükten bakmadan bilmesem de, o ezgilerin, o tınıların Lukas’ın kalbinde hangi eski yaraya dokunduğunu, ona neleri hatırlattığını ta içimde hissedebiliyordum. Evde yalnız kaldığımda, odamın kapısını kilitleyip Lukas’ın anadilinde mırıldandığı her bir nakarat, aramızdaki o devasa kültürel uçuruma kendi ellerimle attığım ince, ipekten bir köprü gibiydi benim için. Ağzımdan çıkan her bir yabancı nota, aramızdaki o bilinmezliği, o mesafeleri biraz daha silip süpürüyordu. Aralarındaki o büyük, bazen dakikalarca, hatta saatlerce süren derin sessizlikler bile artık canımızı yakmıyordu. O sessizlikler bizim için bir iletişim kopukluğu ya da söyleyecek söz bulamama hali değildi artık; aksine kelimelerin bile anl…