4.Bölüm
Yazar: Ceyda

İstanbul’un o insanı boğan gri duvarları arasında içten içe büyüyen o tuhaf, o baş döndürücü çekim, öyle hemen filmlerdeki gibi büyük bir aşk itirafına ya da el ele tutuşup bulutların üzerinde uçtuğumuz romantik bir sahneye dönüşmedi tabii ki. Olmadı, çünkü ben hayatım boyunca hayal kırıklıklarını, güvensizlikleri birer birer kalbimin en dibinde biriktirmiş, kendime kimsenin geçemeyeceği kapkalın bir zırh örmüştüm. Benim dünyamda birine öylece inanmak, sırtını yaslamak, Boğaz’ın o hırçın, o deli sularına gözü kapalı atlamaktan farksızdı. Lukas’ın o gizemlerle dolu, bir yandan da içimi sıcacık eden varlığı ne kadar çekici, ne kadar tatlı olursa olsun, ben her adımda mutlaka bir "ama" arıyordum. Yüzündeki her içten gülümsemenin ardında, bana doğru attığı her samimi adımın arkasında beni darmadağın edecek bir yıkım bekliyordum. Korkuyordum işte; yeniden kırılmaktan, yine o yapayalnız gölgeme sığınmak zorunda kalmaktan deliler gibi korkuyordum. Ofiste aramızda kurulan o sessiz, o sözsüz anlaşma, mesai saatleri dışına çıkıp sokaklara taştığında bile aramızda hep o görünmez, o buzdan barikat sapasağlam duruyordu. Artık sadece şirketin o rüzgârlı terasında değil, İstanbul’un o kalabalık, insanı yoran ama bir o kadar da büyüleyen dar sokaklarında da yan yanaydık. Birlikte yürüyor, aynı gökyüzüne bakıyorduk; ancak bu beraberlik, insanların dilindeki o "sevgili" lafından fersah fersah, kilometrelerce uzaktı. Ben sınırları çizmiştim, en azından öyle sanıyordum. Lukas’ın bana doğru esen o ılık rüzgârını, kendi ellerimle kurduğum o kalkanla her defasında havada yakalayıp geri püskürtüyordum. Bir akşamüstü, Karaköy’ün duvarları rengârenk boyalarla kaplı, buram buram tarih kokan o daracık, o loş sokaklarından birinde yürüyorduk. Hava her zamanki gibi kararsızdı. Lukas, aramızdaki o mesafeyi biraz olsun eritebilmek, belki de içimdeki o ürkek kıza ulaşabilmek için elini hafifçe elime doğru uzattı. Parmaklarının ucu tenime değdiği an, sanki kor bir ateş parçasına dokunmuşum gibi irkilerek elimi hemen geriye çektim. Kalbimin yine o tanıdık panikle güm güm atmaya başladığını hissettim. Utancımdan yanaklarımın alev alev yandığını fark edince ne yapacağını bilemeyip çantamın askısını sanki canımdan bir parçaymış gibi sımsıkı, tırnaklarımı geçirircesine kavradım. Lukas adımlarını birden durdurdu. Okyanus kadar derin, hani o insanı içine çeken çok koyu gözlerinde bu kez saf bir hüzün vardı. Ama o hüznün hemen arkasında, beni çözmeye çalışan, içimdeki labirentleri anlamak isteyen büyük bir merak parlıyordu. Yüzüme öylece baktı, aramızdaki o dilsiz köprüyü zorlayan o çatallı, o kendine has yabancı aksanıyla tek bir kelime fısıldadı: "Neden?" dedi. "Neden hep... mesafe?" O an ne diyeceğimi, içimdeki o devasa korku dağını ona nasıl anlatacağımı bilemedim. Gitgide ağırlaşan adımlarımla eski bir binanın o soğuk, taş duvarına sırtımı yasladım. Tam o sırada yağmur da inceden inceye çiselemeye başlamıştı. Havadaki o nemli, o boğucu rutubet, içimdeki o savunma mekanizmasını, o koruyucu duvarları iyice tetikliyordu. Gözlerimizi onun o derin bakışlarından kaçırarak, sesimin rüzgârda titremesine engel olamayarak içimi döktüm: "Çünkü Lukas," dedim, "sen bu şehre, bu ülkeye sadece bir misafir gibi geldin. Günü gelecek, işlerin bitecek ve sen çekip kendi dünyana gideceksin. Ben ise bu soğuk betonların, bu katı kuralların ve bu mecbur kaldığım sessizliğin kalıcı bir parçasıyım. Senin dünyanla benimki arasında sadece diller, alfabeler yok; aramızda uçsuz bucaksız uçurumlar var. Ben senin burada geçirdiğin zaman boyunca sığındığın o geçici, o heyecanlı 'yabancı' maceran olmak istemiyorum. Bunu kaldıramam." Lukas, sözlerim bittiğinde bana doğru koca bir adım attı. Aramızdaki o elektrikli, o nefes kesen sessizliği bozmadan, gözlerimin ta içine bakarak o kadar içten konuştu ki: "Ben macera aramıyorum Eylül. Ben... liman arıyorum," dedi. O kadar samimi, o kadar duru söylemişti ki bunu... Ama benim gibi kalbi kırık bir kız için bu güzel sözler, sadece yabancı bir filmin ek…