Sessiz Evrenin Çığlığı : Düşenin İlk Kanı
4. Bölüm: Mahkum
Yazar: SG Çiçekli

Merhaba bol bol yorum ve beğenilerinizi bekliyorum. Destekleriniz için teşekkür ederim. Kaçak olmak şuna benziyor: Bir odaya giriyorsun ve herkes sana bakıyor, ama bakışlarında ne öfke var ne merhamet — sadece soru var. Sen kimsin, buraya nasıl geldin, burada ne işin var? Ve cevaplarını dinlemeden önce zaten karar vermişler. Ait değilsin. İstenilmiyorsun. Kapı hâlâ arkanda açık, fark ettikleri tek şey bu. Bütün hayatım boyunca bu bakışı tanıdım. Okulda, hastane koridorlarında, akrabaların yüzlerinde — o ince, kibarca çekilen mesafe. Şizofreni kelimesi bir odaya girdiğinde, odadaki herkes farkında olmadan bir adım geri atıyor. Ben de alıştım buna. Alıştım ait olmamaya, istenilmemeye, her zaman biraz fazla var olmaya. Ama bu diyarda, bu yabancı ormanda, bu mor gökyüzünün altında — burada hiç kimse beni tanımıyordu bile. Ve yine de istenilmiyordum. Bu, daha önce yaşadığım her şeyden daha yalnız hissettirdi. Bu diyarın gökyüzü o sabah değişmişti. Yağmur değildi — yağmurun sesi farklıdır, ritmi var, düzeni var. Bu, düzensizdi. Önce küçük taşlar geldi, parmak ucu büyüklüğünde, toprağa çarptığında çıkardıkları ses tuhaf bir şekilde metalikti, sanki taşlar değil küçük çanlar düşüyordu. Sonra büyüdüler. Yumruk büyüklüğünde olanlar ağaç dallarını kırıyordu. Kafam büyüklüğünde olanlar toprağa yarım metrelik çukurlar açıyordu. O hiç adımını yavaşlatmadı. Ben ise her büyük taşın düşüşünde omuzlarımı içe çekiyor, ellerimi bağlı, halatla, birbirine kenetlenmiş ellerimi başımın üstüne kaldırmaya çalışıyordum. Faydasız bir hareketti. Halat onun bileğine bağlıydı, diğer ucu bana, ve her sarsıldığımda ya da duraksadığımda halat gerilip beni öne çekiyordu. Bir gündü. Bir gün boyunca bu adamın, bu yaratığın arkasından yürüyordum. Uzun boylu olduğumu sanırdım. Bir metre yetmiş beş, çevremdeki kadınların çoğundan uzun, erkeklerin bir kısmıyla boy ölçüşebilir. Onun yanında göğsünün altına geliyordum. Göğsünün altına. Bir adımı benimkinin tam iki adımına denk geliyordu ve yürüyüşünde en ufak bir çaba emaresi yoktu — düz, ölçülü, sanki zemin koşulları ona hiçbir şey ifade etmiyordu, ne kökler, ne çamur, ne düşen taşlar. Ben ise neredeyse koşmak zorunda kalıyordum. Yalın ayaktım. Ormandaki toprak bir yerde sert ve kuru, bir yerde ıslak ve kaygan, bir yerde köklerle dolu çukurluktu. Her birkaç adımda bir tökezliyor, halat gerilince kendimi düşmekten zor kurtarıyordum. Pelerini üstüme almıştım. onun pelerini, gece verdiği, attığı daha doğrusu, fırlatmıştı sanki üstüme ve bu en azından soğuğu kısmen engelliyordu ama etekleri yerde sürünüyordu, adım atarken ayağım altına geliyordu. Altımda başka hiçbir şey yoktu. Bu düşünceyi aklımın bir köşesine kapatmaya çalışıyordum ama kapanmıyordu. Kapanmıyordu çünkü her adımda, her rüzgâr esişinde, her yanlış harekette yeniden hatırlıyordum. Ve bir de o anılar vardı. Onun gözlerindeki anılar. Gözlerimi kapatınca hâlâ görüyordum. Yağmur. Asfalt. Arabanın ezilmiş ön tarafı. Annemin saçları, pencereye yaslanmış, kıpırtısız. Babamın eli, direksiyonun üzerinde, sarkık. Ve Aster'in sesi — o zamanlar ne olduğunu bilmediğim ses — "Kapıyı aç," diyen ses. Tek ben çıkmıştım. Yalnızca ben. "Alya." Gözlerimi açtım. Adamın sırtı hâlâ önümdeydi, kanatları yarı katlanmış, her adımda hafifçe dalgalanıyordu. "Ne," dedim, sesim beklenmedik kadar düz çıktı. "Sormam gereken şeyler var," dedi Aster. "Önemli şeyler." "Şu an değil." "Şu an olmazsa ne zaman? Bu adamın nereye götürdüğünü bilmiyoruz, bu diyarın neyle dolu olduğunu bilmiyoruz, o taşlar neden düşüyor bilmiyoruz—" "Biliyorum bilmediğimizi." "O zaman öğrenmemiz gerekiyor. Konuş onunla." "Konuşamam." "Neden?" Dişlerimi sıktım. Halat yine gerildi, bir adım öne sürüklendim. "Çünkü korkuyorum," dedim, sesim o kadar alçaltılmıştı ki neredeyse dudak kıpırtısından ibaretti. "Anlıyor musun? Korkuyorum. O adamın gözlerine baktığımda annemi ve babamı gördüm ve arabanın yandığını gördüm ve bunu bir daha yaşamak istemiyorum, ve sen bana 'konuş onunla' diyorsun—" "Gözlerine bakmak zorunda deği…