Sessiz Evrenin Çığlığı : Düşenin İlk Kanı

1. Bölüm: Gökyüzüne Emanet

Yazar:

Sessiz Evrenin Çığlığı : Düşenin İlk Kanı - SG Çiçekli kitap kapağı
Sessiz Evrenin Çığlığı : Düşenin İlk Kanı kitap kapağı

İnsanlar gökyüzüne baktıklarında yıldızlar görürler.Bazıları dilek tutar.Bazıları yalnızca güzel olduklarını düşünür.Bazıları ise onların milyonlarca yıl önce ölmüş ışıklar olduğunu bilir. Ama çok az insan gökyüzünün de onlara baktığını düşünür. Yıldızlara bir anlam yükler. Peki ya ben mi? Gecenin en sessiz yerinde, dünya sanki nefesini tutmuşken… başımı kaldırıyorum gökyüzüne. Yıldızlar var ya, onlar bana sadece ışık gibi görünmüyor artık. Her biri, bir zamanlar tuttuğun elin izi gibi titrek ama tanıdık. “Oradasınız, değil mi?” diye fısıldıyorum içimden. Sesim dışarı çıkmıyor ama kalbim biliyor, siz duyuyorsunuz. Annem… saçlarımı okşarken bıraktığın o sıcaklık hâlâ avuçlarımda. Babam… omzuma koyduğun elin ağırlığı hâlâ beni düşmekten alıkoyuyor sanki. Yokluğunuz bir boşluk değil artık, bir gökyüzü haritası gibi; nereye baksam sizin adınızı gösteriyor. Bazen rüzgâr esiyor, “unut” diyor dünya. Ama ben unutmayı bilmiyorum. Çünkü siz gittiniz ama bana bir şey bıraktınız: Gecenin içinde bile kaybolmayan bir ses. “Biz buradayız,” diyen, yıldızların arasından süzülen bir fısıltı gibi. Ve ben her gece, uyumadan önce gökyüzüne bakıp aynı şeyi yapıyorum… Sanki birazdan biri göz kırpacak, sanki en parlak yıldız biraz daha yaklaşacak. O an biliyorum: Kaybetmedim sizi. Sadece gökyüzüne emanet ettim. “Oradasınız, değil mi?” diye fısıldıyorum içimden. Sesim dışarı taşmıyor ama kalbim biliyor ki duyuyorsunuz. O vakit o bildik ses yükseliyor yine, göğsümün derinlerinden, rüzgârın kanatlarında taşınan yorgun bir fısıltıyla. “Alya… hâlâ mı? Kaç yıl geçti üstünden? Yedi yaşındaydın. Bırak artık. Unut.” Gözlerimi kapatıyorum. Kampüsün arkasındaki eski çam ormanından esen rüzgâr, iğne yaprakların keskin kokusunu getiriyor. “Unutamam,” diye karşılık veriyorum içimden, dişlerimi sıkarak. “ Onlar gitti ama ben hâlâ buradayım. İçimdeki o ses...Beni kurtaran oydu.” Ses hafifçe, buruk bir kahkahayla karşılık veriyor. “ Sen hayata borçlu değilsin,kızım. Hayat sana borçlu. O araba ters takla attığında ‘Sağa dön, Alya, sağa!’ diye bağıran bendim. Dinledin. Kapı açıldı, yuvarlandın. Patlama geldiğinde sen çoktan dışarıdaydın. Bu bir lütuf, lanet değil. Bırak artık. Yaşaman lazım.” Konuşuyoruz böyle. Bazen saatlerce. Yıldızların altında, yurdun çatısına çıkıp oturduğum o köşede, betonun soğukluğu sırtıma işlerken. Ben “Anne, saçlarımı okşarkenki kokun hâlâ burnumda” diyorum. O “Saçmalama, kokular unutulur” diyor. Ben “Baba, omzuma koyduğun elin ağırlığı hâlâ beni ayakta tutuyor” diyorum. O “Ağırlık değil o, yük. At onu sırtından” diyor. Tartışıyoruz. Tartışıyoruz ama hiçbir zaman kazanmıyorum. Çünkü ses her zaman mantıklı. Her zaman haklı. Ve ben her zaman yorgun. Bir gece, tam yine böyle bir konuşmanın ortasında, odama döndüğümde aynaya baktım. Gözlerimin altındaki mor halkalar, solgun yanaklar… ve o an anladım. Bu ses, annem ya da babam değildi. Doktorlar uzun zaman önce söylemişti: Şizofreni. Yedi yaşında başlayan, kazanın travmasıyla beslenen, yıllardır içimde büyüyen bir gölge. İlaçlar aldım, bıraktım, yine aldım. Bazen susuyor. Ama çoğunlukla susmuyor. Çünkü ben susturmuyorum. Ben yedi yaşındaydım. O yıl, anne babamı bir kazada kaybetmiştim. Dünya birdenbire sessizleşmiş, renksizleşmiş gibiydi. Okuldan eve dönerken, odamın loş köşelerinde, gecenin en karanlık saatlerinde garip şeyler olmaya başladı. Bazen gaipten bir ses duyuyordum; alçak, yumuşak, ama çok net. Bazen de duvarlarda, perdelerin arkasında kıpırdanan gölgeler görüyordum. Önce korkudan donup kalıyordum. Sonra içim parçalanırcasına ağlıyordum. Kimse yoktu yanımda. Kimse inanmıyordu bana. “Hayal görüyorsun,” diyorlardı. Ama ben biliyordum; onlar oradaydı. Zamanla alıştım. Korku hâlâ içimi kemiriyordu ama ağlamalarım azaldı. Bir akşam, yatağımın kenarına oturmuş, karanlığa bakarken yine o sesi duydum. Titreyen bir sesle, “Git,” dedim. “İstemiyorum seni.” Bir süre sessizlik oldu. Sonra o ses, hüzünle, neredeyse kırık dökük bir şekilde cevap verdi: “Gidemem…” Kalbim deli gibi çarpmaya başladı.…

Bölümün tamamını WritePad'de oku