BÖLÜM 18 — GERÇEĞİN AĞIRLIĞI Hastanenin koridorla
Yazar: NUR AKDEMİR

BÖLÜM 18 — GERÇEĞİN AĞIRLIĞI Hastanenin koridorları hiç bitmeyecekmiş gibiydi. Mine’nin annesi bir köşede oturuyordu. Ellerini birbirine kenetlemiş, başını öne eğmişti. Babası ise birkaç adım ötede ayakta duruyordu. İkisi de konuşmuyordu. Çünkü artık söylenecek hiçbir cümlenin yeterli olmayacağını düşünüyorlardı. Saatler geçti. Bir doktor yanlarına geldi. “Şimdilik beklememiz gerekiyor,” dedi sakin bir sesle. “Onu yakından takip ediyoruz.” Annesi hemen ayağa kalktı. “İyi olacak mı?” Doktor kısa bir sessizlikten sonra, “Elimizden geleni yapıyoruz,” dedi. Annesinin dizlerinin bağı çözüldü. Yere çöktü. “Ben nasıl fark etmedim?” diye fısıldadı. Sonra ellerini yüzüne kapattı. “Ben annesiyim…” Sesi yükseldi. “Nasıl fark etmedim?” Babası yanına geldi ama annesi bu kez ona bakmadı. “Biz onu hiç dinlememişiz,” dedi. Babası gözlerini yere indirdi. Bir süre sustu. Sonra başını öne eğdi. “Ben…” Devamını getiremedi. Çünkü aklına tek bir şey geliyordu. Mine’nin odasında ona söylediği sözler. Kızdığı anlar. Baskı yaptığı zamanlar. Ve en çok da o gece… Kendi öfkesini hatırladı. Yüzünü ellerinin arasına aldı. “Ben ona baba gibi davranmadım,” dedi. Annesi başını kaldırdı. “Hayır…” Ama babası başını salladı. “Onu dinlemek yerine susturdum.” Gözlerinden yaşlar süzülüyordu. “Bana bir şey anlatmaya çalışıyordu. Ben ise hep daha fazlasını istedim.” Koridor yeniden sessizliğe gömüldü. İki gün önce Mine’nin sustuğu evde şimdi herkes onun sesini arıyordu. Ama o ses yoktu. --- Ertesi gün annesi eve gitmek zorunda kaldı. Mine’nin birkaç eşyasını almak için odasına girdi. Oda olduğu gibiydi. Yatağı… Masası… Duvarları… Ve yatağın yanında duran siyah defter. Annesi defteri görünce bir süre olduğu yerde kaldı. Elini uzattı. Sonra geri çekti. Sanki o deftere dokunmak bile Mine’nin özel dünyasına girmekmiş gibi geldi. Ama içindeki bir ses, “Belki burada onu bulabilirsin,” diyordu. Defteri aldı. Hastaneye geri döndü. Babası onu görünce sordu: “Bu ne?” Annesi defteri göğsüne bastırdı. “Mine’nin defteri.” Bir süre birbirlerine baktılar. Sonra annesi yavaşça defteri açtı. İlk sayfayı okudu. Sonra bir başkasını. Ve sonra bir başkasını… Her sayfada Mine’nin biraz daha yalnız kaldığını gördüler. Bir gün aldığı kötü not… Bir başka gün söylenen küçücük ama ağır bir söz… Evde duyduğu cümleler… Kimseye anlatamadığı korkuları… Ve sürekli tekrar ettiği aynı his: “Beni kimse anlamıyor.” Annesinin elleri titremeye başladı. Babası sessizce dinliyordu. Sayfalar ilerledikçe yüzündeki ifade değişiyordu. Mine’nin ne kadar zamandır yorulduğunu… Ne kadar zamandır anlaşılmayı beklediğini… Kendini ne kadar yalnız hissettiğini… Ve bütün bunları kimseye söyleyemediğini öğreniyorlardı. Annesi bir sayfada durdu. Gözleri satırlarda kaldı. Sonra ağlamaya başladı. “Bunu yazmış…” Babası cevap vermedi. Annesi devam etti. “Bizim yanımızdayken bile yalnızmış.” Defteri kapatamadı. Okumaya devam etti. Bir sayfada Mine şöyle yazmıştı: “Ben kötü biri değilim. Ben sadece anlaşılmak istiyorum.” Annesinin nefesi kesildi. “Yeter…” Defteri kapatmak istedi ama yapamadı. “Ben bunu nasıl görmedim?” Bir anda sesi yükseldi. “Nasıl görmedim?!” Babası onu sakinleştirmeye çalıştı. Ama annesi kendini tutamıyordu. “Çocuğum günlerce, aylarca bize bir şey anlatmaya çalışmış!” Sesi koridorda yankılandı. “Biz ne yapmışız?” Hemşireler yanlarına geldi. Annesinin çok kötü durumda olduğunu görünce onu sakinleştirmeye çalıştılar. Bir süre sonra annesi yeniden oturdu. Ama gözleri hâlâ defterdeydi. Babası sayfaları çevirdi. Birlikte okumaya devam ettiler. Ve her satırda aynı gerçekle karşılaştılar: Mine bir anda bu hale gelmemişti. Gün gün yorulmuştu. Gün gün susmuştu. Gün gün biraz daha içine kapanmıştı. Ve onlar bunu fark etmemişti. --- İki gün geçti. Hastanenin koridorlarında hâlâ aynı bekleyiş vardı. Mine hâlâ uyanmamıştı. Tam o sırada polislerden biri koridora geldi. Babası ayağa kalktı. “Bir gelişme mi var?” Polis başını salladı. “Evet.” Annesi de ayağa kalktı. Polis birkaç saniye sustu. “Okuldaki olayla ilgili öneml…