BÖLÜM 1:"Cennetten biten Cehennemin meyvesiydi"
Yazar: Valivy

Yataktan ses çıkarmadan kalkmaya çalıştım. Kumru'yu zar zor uyutmuştum. Kapıyı sessizce aralayıp odamdan çıktım. Çıkar çıkmaz bacağıma atlayan Ferhunde ile sıçradım hafifçe. Dicle'nin kedisiydi. Onun burada olduğunu unutmuştum bile. Gelmeyeli o kadar uzun zaman olmuştu ki... Ama yine dönüp dolaşıp geldiğim yer burasıydı: Türkiye. Her şeyin başladığı yer. Dicle'nin odasının kapısını tıklatıp biraz bekledim. "Cıbıl değilim, gel." diyen sesi duyunca gülümsedim. Kapıyı açıp içeri girdiğimde alıştığım bir manzara beni karşıladı. Dicle, paçoz bir halde masasının başında, etrafı tabii ki de bilgisayarları ile çevriliydi. Ben girince sandalyesini döndürerek bana döndü. "Uyudu mu nazlı hanımefendi?" dedi gülümseyerek. "Uyudu sonunda." dedim yatağına atarak kendimi. "Yabancı yerlerde uyuyamıyor pek." "Bende küçükken öyleydim." dedi önüne dönerek. "Bir iki güne alışır." "Umarım," dedim iç çekerek. "Yoksa sen uğraşacaksın ben yokken." "Uğraşırım yani ne olacak." Mutlu mutlu sırıttıyordu. "Roman gelmeyecek mi ki?" Kafamı olumsuz mânâda salladım. "Daha sonra gelecekmiş." "Aman yalnız bırakmasın seni biricik kocacığın. Kaparlar sonra." "Kumru için hâlâ beraberiz, biliyorsun." diye söylendim. "Roman'ı babası biliyor." Roman ile ilişkim fazla karmaşıktı. Ben on sekiz yaşıma yeni girdiğimde zorunlu olarak evlenmiştik. Artık bir kimliğimin olması gerektiğine karar vermişti dayım. "Ve de Rus vatandaşlığı için birliktesin." diye hatırlattı. "Hâlâ dayının sözünden çıkamıyorsun." "Rus vatandaşlığım bir kurtuluş planı benim için, biliyorsun işte Dicle." Eğer başka bir ülkede yakalanırsam Rusya'nın bana sahip çıkması için yapılmıştı her şey. Onların elinde büyük bir kozdum. Onlar için iki seçenek vardı; yakalandığım ülkenin beni geri Rusya'ya iade etmesi ya da benim ölümüm. "Hâlâ yakalanabileceğini mi sanıyorsun, Ada?" Bıkmış bir ifadeyle bana döndü. Önündeki monitörleri gösterdi. "Ben buradan uğraşıyorum. Hakkındaki her şeyi yok ediyorum; ne bir belge ne bir bilgi kalıyor ellerinde. Sen, hakkında yalan bile olsa bilgi vereni anında yok ediyorsun. Senin parmak izin bile yok, farkındasın değil mi?" Gözlerim ellerime kaydı. Hâlâ parmak izlerimin olması gerektiği yerlerdeki deri pütürlü, beyaz bir haldeydi. Bilinçsizce ellerimi yumruk yaparak parmak uçlarımı sakladım. "Bak," Sesindeki bıkmışlık ve öfke yerini daha yumuşak bir tona bırakmıştı. "Niyetim seni üzmek değil biliyorsun. Sadece demek istiyorum ki hep o adama bağlı mı yaşayacaksın? Hadi eskiden sadece sendin, kimsen yoktu. Şimdi Kumru var, ben varım, Roman zaten götünde don gibi yapışık sana. Bir tek senin istemen lazım." "İstemiyorum ama Dicle." diye çıkıştım anlık gelen bir öfke ile. "Benim hayatım bu, kurtulamıyorum ne kadar istesem de. O yüzden lütfen kapat konuyu." Bir süre bana baktı. Bir şey demek ister gibiydi ama sustu. Önüne döndü. Bir kaç dakika odadaki sessizliği klavye sesleri doldurdu. Sonra aniden bana döndü. "Yarına müsaitsin değil mi?" diye sordu. Kafamı evet mânâsında salladım. "Güzel bir iş var, ücreti falan da iyi." "Ne güzel işte, ayarlasana." Hemen bende ekrana baktım. Sanki anlayacaktım ya... Fazla karmaşıktı bütün gün baktığı ekran. "Yalnız işverenin birkaç şart koşmuş." Kendi dediğine göz devirdi. Dicle sevmezdi böyle şart koşan işleri. Çünkü genelde hep daha uzun sürerdi. "Neymiş bakalım şartları beyefendinin?" "Hanımefendinin." diye düzeltti beni. "Hanımefendinin?" diye tekrar ettim şaşkınlıkla. Genelde tüm işverenlerim erkekti. "He," dedi. "Ama sana güvenmiyormuş pek..." "Nasıl yani ya?" Şaşkınlıkla ona baktım. Profesyonel birini isteyen herkes bana güvenirdi. Yıllardır bu sektördeydim. Ama belli ki bu kadın bu sektörde yeniydi ve daha beni tanımıyordu. "Başka bir askerle çalışmanı istiyor." dediğinde şaşkınca ona bakmaya devam ettim. "Bu kadın ciddi mi?" dedim inanamayarak kafamı iki yana sallayarak.. "Diğer asker kimmiş, bilindik biri mi?" "Yok, daha önce duymadım ismini." Dicle'ye baktım. O da bana baktı. Eee, der gibi kafamı salladım. "He ismini demedim dimi?" Çok…