GİRİŞ
Yazar: Valivy

"Ölenlerin yeri bu acımasız dünyada var olan en masum yerdir. Gökyüzündedir onlar." derdi annesi her dışarı çıkmaya fırsat bulduklarında. Şimdi o da oradaydı. Gökyüzünde. Yanında en masum can ile beraber gökyüzündeydi. Küçücük odada üç beden vardı. Ama sadece tek bir nefes sesi duyuluyordu. On altı gün geçmişti. On altı gün önce annesi, kardeşini dünyaya getirmeye çalışırken ölmüş, abisi yardım getiricem diye kaçmış ve hepsi onu babasıyla bırakmıştı. Ona cehennemi yaşatan adamla. Hepsine cehennemi yaşatan o adamla kalmıştı üç gün. On üç gün önce o da çekip gitmişti. On altı gündür ağzına bir iki lokma girmiş, suyu önce annesi ve kardeşine vermişti. İnanmak istemiyordu onların gittiğine. "Anne, üşümüş..." diye mırıldandı Rusça, minik kız. Annesinin ayağının dibinde olan örtüyü aldı. Önce annesinin soğuk ve morarmış bedeninin üstüne örttü, sonra kanlarla kaplanmış kardeşinin donuk bedenini alıp, annesinin yanına yerleştirdi nazikçe. Kardeşinin üzerindeki kanları temizleyecek temiz bir mendili bile yoktu. Üstündeki beyaz tişört ile silmeyi denemişti. Odanın içindeki sessizlik dışarıdan gelen bir ses ile bozuldu. "Pşşt," diye seslendi. Günlerdir duyduğu ses o kızın sesiydi. İsmini söylememişti. Sadece ona her gün bir şişe su getiriyordu. Ada, cama yaklaştı. Gökyüzüne bakmamaya dikkat etti. Annesi ile kardeşini orda görmekten korkuyordu. "Al bakalım." dedi kız, su şişesini uzatarak. Ada pencereden uzanıp aldı. "Teşekkür ederim." diye mırıldandı Rusça. "Türkçe bilmiyor musun sen?" diye sordu kız. Ada sadece "Biliyorum..." diye mırıldandı. Sesi o kadar kısık çıkmıştı ki kız zar zor duymuştu. "Niye konuşmuyorsun o zaman?" diye sordu. Ada, biri duyar diye korkarak kıza yaklaştı. "Baba kızar duyarsa." dedi fısıldayarak. Babası her zaman Ada'nın sesinden nefret etmişti. Annesi öğretmişti ona Rusça konuşmayı. Babasının anlamasını istemediğinde hep Rusça konuşurdu annesiyle. Annesinin ana diliydi Rusça. Ama yine de annesi Türkçe'yi unutmasına da izin vermemişti. Babası ne zaman gitse annesi Türkçe konuşurdu onunla. Kız başka bir şey sormadı. Babasının kim olduğunu biliyordu. "Yarın yine gelirim." dedi kız sadece. Ada kafa salladı. Karnı açtı ama yapabileceği bir şey yoktu. Suyun ağzını açtı. Önce annesinin ağzına döktü biraz. Sonra kardeşinin. En son kalanı kendi içti. Camın önüne konan bir kuş dikkatini çekti. Minicikti... Cama yaklaştı Ada. Kuş bir süre öyle durdu. Ada gülümsedi günler sonra. Annesinin ölü bedeninin yattığı yere döndü. "Anne, bak! Serçe!" dedi sevinçle. Bahçede oturdukları zamanlarda gördükleri gibi.. Serçeler ve Kumrular uçuşurdu bahçede. İlk defa bu kadar yakından görmüştü. Serçe bir anda gökyüzüne doğru uçtu. Ada'nın gözleri farkında olmadan onu takip etti. Gökyüzüne baktığını fark eder etmez minik bir çığlık atarak camdan uzaklaştı. Geri annesinin yanına koştu. Üstündeki örtüye rağmen buz gibi olan bedenin yanına uzandı Ada. Annesinin kokusu onu rahatsız etmiyordu, alışmıştı. Yabancı gelmiyordu ölümün kokusu çünkü o koku en yakınının kokusuydu artık. Hem nasıl iğrenebilirdi ki? Annesiydi ölüm kokan. Annesinden iğrenemezdi. Eskisi gibi üstü çiçek kokmuyor olsa da annesiydi o. Komodinde duran papatyalar bile ölüm kokuyordu artık. Onlar da solmuş, annesiyle beraber ölmüşlerdi. Hâlbuki onları kardeşine vermek için toplamışlardı annesi ile birlikte. Annesine sarıldı ve günler sonra ilk defa gözlerini yumdu. Daha uykuya dalmadan duyduğu seslerle gözlerini geri açtı. Evin içinde sesler vardı. Konuşmuyordu kimse, sadece çok zor duyulabilecek ayak sesleri vardı. "Abim geldi!" dedi annesinin suratına bakarak. Yüzünde ufak bir gülümseme belirdi günler sonra. "Gelirim demişti abim." Ama adım sesleri çoğalıyordu... Belki de abisi yardım getirmişti. Bulunduğu odanın kapısı yavaşça aralandığında anlık bir korkuyla battaniyenin altına girdi. Annesine sıkı sıkı sarıldı. "Abim değil..." diye mırıldandı sessizce. İçeri ilk giren adamın onu fark ettiğinden habersiz öylece kaldı. "Oğlum, siz diğer odalara bakın." dedi kalın bir ses. "Bu…