GÜNÜMÜZ;1
Yazar: Eda Er

2015 Derler ki sevda bir kere düştü mü kalbine, bir daha eski sana ulaşabilmek ne mümkün. Ya tüm cefalarıyla kabulleneceksin o sevdayı ya da zorluğunu çekemediğin yâri, yar diye almayacaksın gönlüne. Seni senden eden acıyı da, suratındaki tebessümün adı olan sevdayı da buyur edeceksin senden içeri. Onunla tanıştığımda on altı yaşında bir çocuktum. Tabii o yaşta sevdanın anlamını bırakın, varlığından bile bir haberdim. O benim için sevdanın adı değildi o dönemlerde. Kahramandı. Kahraman kelimesinin tanımını Turan’la tanıştıktan sonra kavrayabilmiştim. Bizim buralarda mahalle kültürü hâlâ hakimdi ve Turan aşağı mahallemizde iki katlı müstakil bir evde oturuyordu. Ailesi bize nazaran daha kalabalıktı. O da kalabalık ailesinin göz bebeği olan torun ve evlattı. Çünkü hem ailenin ilk torunuydu hem de reşit olduğu an seçtiği meslek hem onu hem de ailesini seneler boyunca gururlandırmıştı. Askerdi Turan. İçinde bulunduğu, kaç kişi olduklarını ve gittikleri görevlerin sır gibi saklandığı bir timle birlikte çalışıyordu. Bu yüzden kahramandı gözümde. Hem vatanımı hem beni korumaktan hiç çekinmemişti. Akran zorbalığı çektiğim dönemde, bir kaldırım köşesinde deyim yerindeyse salya sümük ağlarken beni onca insan arasında fark eden tek kişi o olmuştu. Yanıma oturduğu anı hiç unutamıyordum. Kahramanım, yanı başımda oturuyordu. Varlığını hissettiğimde başımı kaldırıp ona bakarken, bir yandan da elimi yüzümü temizlemeye çalışmıştım. Gülmüştü bu yersiz çabama. Kahramanımın geniş gamzelerini de, tam o an fark etmiştim hatta. “Neyin var? Seni böyle sokak ortasında ağlatan nedir bücür?” Cümlesi kelime kelime aklımdaydı. Heyecandan titrediğimi ve sanki bu soruyu bekliyormuşçasına tüm duyduğum ithamları ona tek tek anlattığımı hatırlayarak gülümsedim. O günden sonra tek bir kelime dahi duymamıştım zayıf bedenim hakkında. Şimdilerde yaşım on dokuzdu. O çocuksuluğum gitmiş, yerini yersiz bir reşitim ben olgunluğu almıştı. Turan haftalar süren bir görevden gelmişti. Bunu onun mahallesinden, bizim mahalleye kadar gelen seslerden anlayabiliyordum. Elimdeki çalıdan yapılmış süpürgeyi hırsla beton zemine sürtmeye devam ettim. Ev işlerinden bıktığım, geleceğim için endişelenip yere göğe sığamadığım bir dönemden geçiyordum. Ve bu döneme en yakından şahitlik eden kişi Turan’dı. Aramızdaki ilişki artık yalnızca sokakta gördüğümüzde birbirimize sakince verdiğimiz baş sallama selamından ibaret değildi. Turan benim erkek arkadaşımdı. Bu bilgiden ailelerimizin ya da arkadaşlarımızın haberi yoktu. Aslına bakarsanız, buna gerekte yoktu çünkü bu ilişki öğrenildiği an üzerimize yüklenecek olan evlilik sorumluluğunu sırtlanacak kadar cesur değildim daha. Turan her ne kadar halledebileceğimizi söylese de, ben ev hanımı olup tüm hayatımı onun görevlerden dönmesini bekleyerek geçirmek istemiyordum. Okumak, hayalimdeki hemşirelik mesleğini yapmak istiyordum ama ailemin bu fikre çok sıcak baktığını da söyleyemiyordum maalesef. Onlar Turan’ın varlığından bile bir haberken başıma sayısız görücü adayı çıkarmış ve yuvamı kurmam gerektiğini dillendirip durmuşlardı. Hadi ama, yaşayacağım tek bir hayat vardı benim. Kaderime yazılan ömrün kaç sene olduğunu dahi bilmiyordum ve dört duvar arasında kendimi yalnızlaştırmak gibi isteklerim yoktu. Turan’la bir yuva kursam, çalışmasam dahi beni el üstünde tutacağından ve geçim sıkıntısı çekmeyeceğimden emindim fakat her şey bunlardan ibaret değildi gözümde. Kendim için de mücadele etmek, kendi hayatım için de sorumluluklar almak istiyordum. Haktan’dan olma, Gülsüm’den doğma Turna Sungur olmak bana yetmiyordu. Ben, seneler sonra geriye dönüp baktığımda boşa geçirilmiş bir ömürle yüzleşmek istemiyordum. Turan’sa bu düşüncelerime destek olan tek kişiydi. Bu sebeple, evdekilerden gizli üniversite sınavına hazırlanıyordum. Gece uyumuyor, sabaha kadar ders çalışıp gündüzleri de salondaki koltuklarda uyuyakalıyordum. Babamın verdiği harçlıkları fotokopi şeklinde alabildiğim test kitaplarına ve sokakta baktığım kedilere mama alarak değerlendiriyo…