Giriş: İstisna
Yazar: VELMORA

Giriş: İstisna. “Kaçtığımız, herkes için normal bizim için normal olmayan her şey ne kadar kaçsak da elbet bir gün önümüze çıkacaktır” Sabah zorla uyandım. Zoraki bir uyanış olmasına rağmen, enerjim diğer sabahların aksine biraz daha fazlaydı. Bu durum beni şaşırtsa da üzerinde çok düşünülecek bir konu olmadığından geçiştirdim. Hızlıca okul formalarımı giydim. Çantamı hazırlamadan, hatta yatağımı bile toplamadan odadan çıktım. İçeriden güzel kokular ve kardeşimin anlamsız, tabiricaizse boş konuşmaları geliyordu. Dediklerine odaklanmadan annemizin bizim için hazırladığı kahvaltı masasına oturdum. Yemek yemeyi seviyor muydum, emin değildim. Sevmiyorum da diyemezdim ama bildiğim bir şey vardı: Kesinlikle kahvaltılardan hoşlanmıyordum. Düşüncelerimi bölen şey kardeşimin sesi oldu: "Dalgınsın sanki, yoksa bana mı öyle geldi?" Normal davrandığımda bile her türlü soruyu sorar, kimseden merakını gizleyemezdi. Sorusunu duymazlıktan geldiğimde kolumu çekiştirdi. Ona döndüğümde yüzünde keyifli bir sırıtış belirdi. Bu durum hoşuma gitmediği için yalandan öfkeli bir sesle anneme seslendim: "Anne ya, şu oğlunu başımdan alır mısın?" Annem gülümseyerek araya girdi: "Işıl, kardeşin hakkında böyle söyleme kızım. Biraz meraklı benim oğlum." Ben cevap veremeden Aras lafa atladı: "Anne, sen de mi yaraladın beni? Ben meraklı değilim, siz fazla meraksızsınız." Yalandan üzülmüş gibi yaptı. Bunu annem de ben de hemen anladık. "Aras, sabah sabah nasıl bu kadar enerjik olabiliyorsun, anlamıyorum," dedim gözlerimi devirerek. "Ayrıca düşünceli falan değilim. Çok erken olduğu için uykum var." O sırada tekrar bana bulaşmaya başladı: "Işıl Hanım, gece geç saatlere kadar telefona bakarsan tabii ki böyle olursun! Ben mışıl mışıl uyuyup onuncu rüyamı görürken, sen sabaha kadar video kaydırıyordun değil mi?" Yine laf sokmaya başladığında omuzlarımı silktim. Cevap vermeyerek kahvaltıya odaklandım. Zaten okul saatine az bir vakit kalmıştı. Hızlıca kahvaltımızı edip evden çıktık. Aras’la okula doğru yürümeye başladık. Okul, oturduğumuz yere yakındı; topu topu iki üç sokak yolumuz vardı. Yol boyunca Aras’la hiç konuşmazdık. Kulaklıklarımızı takar, şarkı dinleyerek yürürdük. Her sabah böyle olurdu: Kahvaltı masasında benimle uğraşır, okul yolunda ise yan yana, çıt çıkarmadan şarkı dinleyerek ilerlerdik. Okula vardığımızda vedalaşır, sınıflarımıza dağılırdık. Gün içinde Aras benim sınıfıma gelirse görüşürdük çünkü ben gerekmedikçe sınıftan çıkmaktan hoşlanmazdım. Aras bu konuda başta çok şey söylese de en sonunda vazgeçmiş ya da yorulmuştu. Bu da pek umurumda sayılmazdı. Okulun kapısından içeri girdiğimde tüm bu düşüncelerden sıyrıldım. "Aras, görüşürüz," diyerek merdivenlere yöneldim ve ikinci kata çıkmaya başladım. Sınıfın önüne geldiğimde kapıyı açıp içeri girdim. Arkadaşlarım pencere kenarına oturmuş, yüksek ihtimalle beni bekliyorlardı. Lale’yi görememiştim; dersin başlamasına az kaldığı için kendi sınıfına gittiğini düşünerek kızların yanına yürüdüm. "Günaydın," dedi Gizem. Ardından Mevsim de onu tekrar etti. "Günaydın," diyerek sırama geçtim. Çantamı bırakıp tekrar yanlarına döndüm. Gizem hayıflandı: "Bora hâlâ gelmemiş. Bu çocuk hep mi geç gelmek zorunda?" Bora’yla aralarında bir şeyler vardı; yani tam olarak öyle sayılmazdı ama Gizem "başka bir şey" dememizden hoşlanmıyordu. Israrla arkadaş olduklarını direttiği için biz de artık duruma alışmıştık. Onu kırmamak adına bu konuyu görmezden geliyorduk. O sırada Mevsim endişeli bir ses tonuyla, "Arkadaşlar, bırakın Borayı boruyu falan! Sınavlar geliyor, ne yapacağız biz?" dedi. Gizem bu espriyi yapmasından ne kadar nefret etse de artık mevsimi uyarmaktan yorulmuş olacak ki bir şey söylemedi kaşlarını çattı tam bir şey diyecekken sustu. Onun aksine son derece rahat bir tavırla, "Hiçbir şey," dedim ve güldüm. Benim bu rahatlığıma güldüler. Biz konuşurken sınıfın kalanı da toplanmıştı. Biz de yerlerimize geçtik. Mevsim, Ayaz’la oturuyordu; ben ise Gizem’le. Hoca bizi böyle oturtmuştu. Bu duruma şaşırsak da benim ve…