ŞEHRİYAR

29.Bölüm

Yazar:

ŞEHRİYAR – Çiğdem Kılınç kitap kapağı
ŞEHRİYAR – Çiğdem Kılınç kitap kapağı

“Sen yoksa Zülüf’e gönül verdin?” “Hayır hala, ben onlara damat olmak istiyorum. Akraba olalım istiyorum.” “Kızlarımızı vermeyiz ama onlar bize kız verir sanıyorsun?” “Verecekler. Celo Ağa kendi eliyle verecek kızını bize. Ama Ceylan ve Dicle istemezse olmaz.” Düşünüyordu Şehri. Biliyordu ki başka çaresi yoktu, haklıydı Diyar. Haklı olmasına daha da sinirlendi. Kızlara sormak istemiyordu. Kabul etmek zorunda kalsınlar istememişti. Bu işi çözmek zorundalardı bir an önce. “Bizim Şeranların varlığına ihtiyacımız yok,” dedi kendine konuşurken. Diyar cevap verdi ona. “Var. Bugün Ağa Beg bizden iki kız isteyebiliyorsa ve biz boyun eğebiliyorsak var demektir.” “Gider öldürürüm o it dölünü.” “Ben bilmiyor muyum onu öldürmeyi? Ama bilirsin ki bizden kimseyi yaşatmazlar.” “Senin bu dediğin aklıma yatmaz kurban. Baban da geldi böyle dedi, bak istedik, vermediler. Sana da vermezler.” Diyar bu söz üzerine eğilip belinde duran tabancayı çıkarıp masanın üzerine bıraktı. Şehri, anlamayarak silaha boş bakışlar atınca Diyar açıkladı. “Bu silah benim annemin. Bugün aldım Celo Ağa’dan.” “Sen Şeranlara mı gittin tek başına? Öldürtecek misin kendini?” “Konuştum onunla. Bana bir can borcu var. Ya Rohat’ı verecek ya kızını.” “Delirme. Rohat’a nişanlıdır o kız, âlemi Şerbegan bilir.” “Yok öyle bir şey.” “Diyar, iki gözüm, olacak iş değil oğul.” “Olmak zorunda hala. Oldurmak zorundayız. Bunların hepsi başımıza benim yüzümden geliyor. Benim yapacak bir şeyim olmalı. Canımı almak zorunda olsalar bile olmalı.” Şehri de buradan çıkış olmadığını biliyordu. Uzanıp Diyar’ın boşta kalan elini tuttu ve usulca öptü. “Ben sana kurban olurum. Sen başınla beraber var ol.” . . . Öğleden sonra Diyar üzerini değiştirip çıkmak üzereyken Kirve heyecanla kapısını çalıp içeri girdi. Nefes nefese konuştu. “Ağam, Şervanların Alaaddin Ağa geldi. Salona aldık.” Diyar bir an şaşırdı. Toplantı yarındı. Erkenden gelme sebebi her ne ise önemli olmalıydı. Hemen odasından çıktı. Büyük salona girdiğinde Ağa Beg yalnız başına oturuyordu. Yanına vardığında kendisine uzatılan ele uzandı. “Hoş geldin Ağa Beg.” Tokalaşmanın ötesine geçerek uzanıp elini öptü Diyar. Ona biat ettiğini kanıtlamak için. Bu durum Ağa Beg’in hoşuna gitti. “Hoş gördüm Diyar. Sen de hoş gelmişsin.” Diyar oturması için koltuğu gösterdi ki içeri bu defa Şehri girdi bir hışımla. Ağa Beg, siyah elbisesinin içinde süzülerek gelen ilk aşkına bakakaldı. Yüzüne istemsiz bir gülümseme, içine bir meltem yerleşti ama Şehri’nin suratı sertti. “Hayır mı Alaaddin Beg? Ne işin vardır burada?” “Hoş geldin demek yoktur Şehri Hatun?” “Yok. Hayır getirmediğin ortada.” “Ağanı görmeye geldim. Seni de gördüm, iyi oldu. Artık yüzünü göremem diyordum.” “Ben de cehenneme saklıyordum o görüşmeyi. Seni yanarken görürüm diyordum.” “Onca yıl gördün, yetmedi?” Şehri susarak yutkundu. Üzgün müydü yani o şimdiye kadar? Kendisi kadar kederli miydi? Çocukları ve karısıyla yaşarken kendisi kadar gerçekten üzülmüş müydü? Allah belasını versin ki üzülmemişti. Asla ona inanmazdı bir kez daha. Şehri bir şey diyecek oldu ama Diyar genzini temizleyerek onu susturdu. İki aşığın sitemini dinlemek istemiyordu, özellikle de muhatabı anne yerine koyduğu halası iken. “Buyur otur Ağa Beg.” Hatun Ağa başını Kirve’ye çevirip bir baş işareti yaptı, az sonra kahveler gelecekti. Bunu gören Ağa Beg durdurdu onu. “Durasın Kirve. Kahve içme sırası değildir. Sen onun yerine bana Ceylan, Rahle, Dicle’yi çağır. Bir de Havar’ın küçük kızının adı ne idi ise, onu da çağır.” “Ağa Beg, önce biz kendi aramızda konuşsaydık,” dedi Diyar. Ağa Beg ona doğru hafif alçak bir sesle konuştu.

Bölümün tamamını WritePad'de oku