2.Bölüm
Yazar: Çiğdem Kılınç

Şeroların bozkırdaki konağında Şehri akşam namazını kılmıştı ki telefonu çaldı. Seccadeden kalktı ve telefonu eline aldı. Tetikte bekleyen o korkusu başını uzattı. Sakin kalmaya çalışarak yutkundu. Besmele çekerek cevapladı aramayı. "Söyle Yusuf." "Hanımağam, nasıl diyeyim bilmem ama." Ahizenin diğer ucundaki ses tonu Şehri'nin kalp atışını hızlandırdı. "Uzatma da söyle." "Diyar Ağam yok." Sesi titredi. "Nasıl yok? Ne diyorsun?" "Dün geceden bu zamana ulaşamıyoruz ağama. Akşamüstü bana yürüyüş yapacağım dedi. Bilirsin, her zaman yürür. Bu defa sen gelme dedi. Bekledim ama dönmedi." "Bunu şimdi söylüyorsun bana?" "Arkadaşlarına takılmıştır diye bir arayalım dedim evvela." "Eee?" "Hiçbiri ile görüşmemiş." "Bul onu Yusuf." "Arıyoruz hâlâ hanımağam ama ya döndüyse." Cevap vermeden telefonu kapattı acele ile. Gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. Allah'im. dedi içinden, duaya başladı bir yandan da telaşla dışarı çıktı. Açtı kapıyı, taş avluya doğru seslendi. "Kirve!" Telaşlı sesi tüm konakta yankılanınca ahali de pencerelere çıktı. Şehri kolay kolay sesini yükseltmezdi. Kendisine seslenilen kahya bu sert bağırış ile yerinden sıçradı mutfakta ve lokmasını bırakıp avluya koşturdu. Merdivenleri koşar adım çıktı. Nefes nefese sahanlığa çıkıp açık kapıyı tıklattı ve içeri girdi. "Buyur hanımağam." "Yusuf aradı. Diyar yok." Kirve'nin yüzündeki kan çekildi, gözleri büyüdü. Dili bir şey demeye varmadı. Şehri'nin aklından geçen ihtimaller kahyanın yüzünden okununca Şehri hem kendi için hem onu teselli etti. "Karartma hemen yüzünü. Kara haber gelmedi ya." Henüz, diye sessizce söylendi içinden. Telaş yapamazdı Şehri, buna lüksü yoktu. Ağa kendisiydi, kimseyi korkuya düşüremezdi. Arkasını dönüp pencereye yürüdü. Yüzü, dilinin varmadığı cevabı ele veriyordu. "Ülkeden çıkmış mı?" diye sordu sonunda. Sesi kısıktı. Bu haberin duyulmaması gerekti. "Yusuf daha bakmamış belli ki." "Ben hemen baktırayım. Eğer dönmüşse buluruz hanımağam. Dönmemişse de." Şehri bakışlarını pencereden çekip Kirve'ye bakınca beriki sözlerini tamamlayamadı. "Diğer aşiretlerden haber var mı?" "Şervanlar Irak'ta. Daha dönmemişler. Şeranlarda da düğün var. Bir şey olsa kuş uçururdu bize." "Diğer aileler?" "Sakin ortalık." Başını salladı sessizce. Kirve onun sessizliğinden anladı. "Şeranlara bir daha baktırayım?" "Baktır Kirve. Aman dikkat, bunu kimse duymasın. Sen de hazırlan, sabaha gidiyoruz." "Önce seferleri kontrol ettireyim hanımağam." "Bekleyemeyiz Kirve. Sanki ölmek uzun iştir?" Ölüm kelimesi ikisinin de bağrındaki o yası hatırlattı. Yeni bir yası kimse istemezdi. "Merak buyurma hanımağam, kötü bir şey olsa çoktan bilirdik." Şehri, Kirve çıktıktan sonra yeniden pencerenin önüne geldi. Derin bir nefes aldı. Gözleri doldu. Boğazında düğümlenen kaygı ona nefes aldırmadı evvela. Diyar'a bir şey olursa korkusunu onca yıl sonra ilk kez gerçekten hissediyordu. Allah'a içinden dua ederken odanın kapısı yeniden açıldı. Biri öz, diğeri üvey kardeşlerinden ikisi tereddüt ile içeriye girdiler. "Hatun, hayır mı? Kirve'yi çağırdın?" "Önemli değildir Şemse." Üvey kardeşi Şemse elbette inanmadı. Önemli bir mesele vardı ama üstelemek istemedi. Şemse'nin yanında içeriye giren küçük kardeşi Havar, Şehri'nin bakışlarını kaçırışından tek bir önemli mesele olduğu ihtimalini çıkardı. İki dul kadın aralarında bakıştılar. Sonra da sordu Havar: "Diyar'dan haber vardır?" "Yok." "Yine ağalığın üstündedir ha. De söyle." "Önemli değildir dedim. De haydi, sofra hazırdır, Yade'yi getireyim." Şehri çıktıktan hemen sonra mevzunun Diyar ile ilgili olduğuna da emin oldular. İkisinin de kalbinden aynı endişe yükseldi ama bunu dile almaya korktular. Büyük yer sofrası kurulduğunda Şemse'nin tek çocuğu Ceylan ve Havar'ın küçük kızı Rahle yüzlerdeki gerginliği fark ettiler. "Bir şey mi oldu?" diye sordu Ceylan. "Yok berxê(kuzu), ne olacak." Bu defa Rahle kendi annesine döndü. "Havarê, sen de ne oldu?" "Elinin körü oldu Rahle. Allah beni alsın da kurtulayım. Kocam öldü, dört çocukla genç yaşımda dul kaldım.…