27.Bölüm
Yazar: Çiğdem Kılınç

İdil yüreği ağzından ondan gelecek cevabı bekledi. Hayır, öldüremezdi kimseyi Diyar. İçinden ihtimalleri ve olacakları sıraladı hemen. Korku içinde aklından inecek matemi geçirdi yeniden. Diyar öne doğru eğilip elleriyle yüzünü kapadı. Kısa bir nefes alıp İdil’e bakmadan konuştu. “Zülüf’e evlen benimle dedim.” “Ney?” “Onunla evlenmek istiyorum.” “Diyar iki gözüm, bak baban da aynı böyle gelip dedi. O aile bize kız vermez.” “Babam yapamadı ama ben yapacağım İdil. Ben Zülüf’ün gönlü olsun istiyorum, kendi istesin. Yoksa zaten Ağa Beg, Zülüf’ü bana verecek.” İdil’in kaşları çatıldı, aklı karıştı. Diyar’ın intikam istemediğini düşünmek istiyordu ama içinden bir his bunun olacağını söylüyordu. Lakin şöyle bir şey vardı ki o da İdil’in derdi olmuştu; Diyar içindeki bu merhamet ile kan dökmeden nasıl intikam alacaktı? İntikam almak kan dökmeden zordu bu topraklarda. Buradaki kendini ağa sanan adamlar erkekliği kan akıtmak sanıyordu çünkü. “Nasıl olacak o iş?” “Rohat kan bedeli istedi. Ağa Beg de benim kanıma karşılık iki can alacak bizden.” “Kimi?” Diyar konuşmak istemedi. Bu can sıkıcı durum boynuna urgan geçiriyordu. Onu boğuyordu. İşin içinden çıkamıyordu, biliyordu ki ailesindeki herkesin canı pamuk ipliğiyle bağlıydı birbirine. “Kızlar.” “Toprak başıma. Nasıl olacak Diyar? Şeranların çölüne iki tane gül göndereceğiz.” Elleriyle yüzünü kapattı Diyar. “Bilmiyorum. Bunu kızlara nasıl diyeceğimi de nasıl göndereceğimi de bilmiyorum. Sırf kendi canım için iki kişinin hayatını nasıl yakacağım?” Onun içinde olduğu düğümü anlıyordu İdil. Bu cendereden kurtuluş yoktu. Verirse yaşayacaklardı, vermezse sadece kendisi değil, herkes ölecekti. “Diyar, senin canın demek bir ailenin canı demektir. Sana bir şey olursa o iki can da perişan olacak. Bu bir cenderedir ki ateşler içindesin. Teyzem ne dedi?” “O da ne yapacağını bilemez halde bana bile söylemedi bunu. Beşo’dan öğrendim. Halam çoktan yas tutmaya başlamış ama belli etmiyor. Kızlara ne diyeceğiz, bir tane erkeğin canı için ikinizi mi feda edeceğiz diyeceğiz. Ne hakkımız var onların hayatlarını altüst etmeye?” “Ah be oğlum, ah be kader, ah be felek. Ne işti bu başımıza geldi. Ya kimi isteyecekler?” “En büyükleri.” “Rahle, Ceylan, Dicle, Şehadet. Rahle’nin yavuklusu askerdedir, tezkeresine bir ay var. Olmaz o. Şehadet daha okullu. Küçücük. O da olmaz. Ceylan da senin,” Durdu birden İdil. Diyar onun tereddüt ettiğini fark edince bakışlarını kaldırıp ona baktı. Konuşmasına devam etmesini istedi ama İdil sadece sustu. Diyar onun bu tepkisini fark edince onun yerine konuştu. “Çekinmeden söyle. Ceylan’ı senin için büyüttüler de. Ceylan senin hakkındır de. Senin olanı onlara nasıl vereceğiz de. Bu gül gibi kızı Şeranlara nasıl vereceğiz de. Ama İdil, Ceylan ha benimle evlenmiş ha Şeranlarla, bir fark yoktur. Orası cehennemdir doğru ama benim gönlüm de cehennemdir. Girişi de çıkışı da yok.” “Ceylan’a kardeş gözüyle bakarsan madem ya Zülüf’e?” Diyar ayağa kalktı. Derin bir nefes aldı, aydınlanan günün üzerine gidip geldi bahçede bir iki tur. Zahir, kucağında Aslan ile mutfak penceresinden onları seyrediyordu. Sevdanın, aşkın ne olduğunu en iyi İdil anlardı. Annesi gibiydi. Tek fark İdil şanslıydı. Şerolar insanı incitmezlerdi. Ama annesini incitmişlerdi. Bunun üzerine Diyar yanına yaklaştı ve yeniden oturdu yanına. Kararlı bir sesle konuştu. “Mesele sevda değil, İdil. Aşkın bir önemi yok. Ben Şeranlara damat olmak istiyorum. Onları arkama almak istiyorum.” “Güç istiyorsun?” “Öyle. Şervanlar tepemize çöker hayır dersek. Onlar aradan çıksa Şeranlar aynısı. Biz bu küçücük hâlimizle kimseye dediğimizi yaptıramayız. Bak, yaptıramıyoruz. Bunu Zülüf’e de söyleyeceğim. Zorla olacağına, bana isteksiz geleceğine, ben istedim bilsin.”