23.Bölüm
Yazar: Çiğdem Kılınç

Diyar iki metrelik soğuk taş duvara tırmandığında gün doğmak üzereydi. Taş duvara tutunan elleri sabah ayazının soğuğunda buz kesmişti. Duvardan bir çırpıda dar bir avluya atladı. Bu hareketi ile hastanede yakı vurulmuş sol omzu hafifçe sızladı. İçinden Rohat’a bir kez daha küfretti. Hareketsiz birkaç saniye bekleyerek hem ağrının geçmesini bekledi hem de etrafı dinledi. Etrafta cırcır böceklerinin sesi dışında çıt yoktu. Bu düşman konağındaki herkes gibi tabiat da hâlâ uykudaydı. Hesap ettiğine göre nöbetçilerden biri bulunduğu ikinci katın damında köşedeydi ve volta atarken gidip gelme süresi yirmi saniyeyi bulurdu. İçinden saymaya başlayarak hızla hareket etti ve sahanlığa girdi. Bir iki kapıyı dinledi. Yeniden harekete geçti, dar bir koridoru aştı ve nihayet istediği odanın önüne geldi. Kapıyı yavaşça açtı. Odaya süzülüp kapıyı ardından kapattı. Yarı karanlık odayı şöyle bir kolaçan etti, çalışma odasının cevizden yapılma masasına yaklaştı ve satırlardan ezbere bildiği küçük çekmecenin arka girintisine uzandı. Gözü saate kaydı. Namaz vakti giriyordu, bu yüzden sessizce geçip köşedeki karanlığın içinde koltuğa oturdu ve beklemeye başladı. Bugün bu eve bu ailenin yeğeni olarak gelmemişti. Bu ailenin düşmanıydı, sıcak bir karşılamanın yerine soğuk bir nezaketti beklediği. Ya belki çekip vurulacaktı. İhtimal vardı, evet ama bunu göze alacak kadar ne yaptığını biliyordu Diyar. Rohat kendisini alıkoyduktan sonra Celo Ağa’ya bir gözdağı vermek gerekiyordu. Bunu da en güzel şekilde böyle yapmaya karar vermişti. Kendisi düşüncelere dalmışken beklediği o ayak sesleri nihayet duyuldu. Ağır adımlarla yavaşça kendisinin bulunduğu odaya doğru geldi, kapının kulpu indi ve yaşlı adam yavaşça içeri girip ardından kapıyı kapattı. Lambanın düğmesine bastığı an karşısında Diyar’ı bulmasıyla ürkerek geri sıçradı. Şok ve şaşkınlık içinde önce kendisine tepkisiz bir şekilde bakan Diyar’a, ardından elinde tuttuğu kendi babasına ait olan silaha baktı. En yakın silah karşı duvardaydı ve kendisi ona yetişene dek çoktan ölmüş olurdu. Bu yüzden vazgeçti. Aklında sorular oluştu ve bunu sert bir şekilde dile getirdi. “Kimsin? Nasıl girdin buraya?” Diyar yerinden kımıldamadan alçak bir sesle cevap verdi: “Doğru, biz daha resmen tanıştırılmadık dayı.” Celo Ağa dayı lafını ömründe ilk kez işitiyordu. Diyar’ı anında tanıdı. Şok ve şaşkınlık hâli gözle görülür derecede arttı. Kalp atışları hızlanmaya başladı ve dizlerinin bağı çözülmek üzereydi. Az önce açtığı kapı kulpunu yeniden kavradı, düşmemek için. Diyar onun hâlini göremedi, kapıyı kavrayan ellerine baktı. “Bir hoş geldin demek yok mu Ağam?” Celo Ağa konuşacak takat bulamadı kendinde. Göğsüne hafif, tanıdık bir sancı saplandı. Boncuk boncuk terlemeye başladı. Diyar onun sessiz kalması üzerine öne doğru eğildi. Elindeki silaha baktı. “Hafifliğine bakılırsa boş galiba içi, deneyelim mi?” Namlunun ucunu karşısındaki yaşlı adama doğrulttu ve tetiğe bastı. Celo Ağa silahın boş olduğunu biliyordu lakin tetikçi sesi gelince sanki kurşun duymuş gibi titredi. Bu titreme kendine getirdi onu. Diyar kendi kendine gülümsedi. “Annem yanılmış, silahın içi hep dolu olur yazmıştı.” Kardeşinin bahsini duyunca Celo Ağa’nın göğsündeki o sancı katlandı. Bir özlem baş gösterdi içinde. Kokusunu anımsamak istedi kardeşinin. Çekmecesinde gizliden tuttuğu resmindeki gülüşü geldi gözlerinin önüne. İlk kez konuştu. “Doğru demiş. Öyleydi. Amma uzun zamandır boştur.” “Sahibi öldü diye mi?” Celo Ağa’nın nefesi tıkandı. Yıllardır taşıdığı o yük karşısındaydı ve onunla yüzleşiyordu. Vicdanı inlemeye başladı içinde yeniden. Boğazına tutundu. Sessiz kaldı, diyecek bir kelam yoktu. Devam etti Diyar: “Yoksa onun silahı ile mi vurdun kardeşini?” “Ben yapmadım.” Derken sesi çatallaşmıştı Celo Ağa’nın. Diyar ayağa kalktı, başını iki yana sallayarak. Kaşlarını çattı. Konuştuğunda sesi sakin ama öfke doluydu. “Yo yo, sen yaptın Şeranların Ağası. O tetiği sen çekmedin, doğru ama annemi sen öldürdün. Sen biricik kardeşini öldürdün. Seni bu hay…