21.Bölüm
Yazar: Çiğdem Kılınç

Çiya odasında gözlerini açtığında Ağa Beg, elindeki otuz üçlük tespihle Allah’ın Şâfi ismini çekiyordu kendisi için. Biraz doğrulmaya çalıştı, yerindeki dikişleri acıdı. “Rahat dur.” dedi Ağa Beg divandan kalkarak. Hemen ayaklandı ve Çiya’nın oturmasına yardım etti. Sırtına yastık koydu. Rahat ettikten sonra Çiya, kendisine bakan babasına döndü. “Baba, yine af dileyeceğim.” Ağa Beg elini kaldırdı. “Dileme. Gene aynı haltı yiyeceksen faydası yok.” “Bu Murat dedim sana-” “He, yapamadığını yapmış, kaçırmaya çalışmış kızı.” Çiya kaşlarını çattı. “Yapamadığımdan değil Alaaddin Ağa, yapmadığımdan. Senin yüzünü yere eğdirmek istemedim.” Ağa Beg dayanamadı, Çiya’ya bir tokat attı. “Ah,” dedi Çiya, eliyle yanağına dokunarak. “Acıdı.” “İt oğlu it. Sen bunca sene ne yapıyordun ki? Kızı kaçırınca mı yüzüm eğilecekti?” “Kurban olam baba, affet. Sana layık evlat olamadım.” Ağa Beg, Çiya’nın bu ses tonuna dayanamazdı. Onun içinde kopan fırtınayı en iyi kendisi bilirdi. Aynı kaderi kendisi de yaşamıştı. İçindeki en büyük üzüntü de bu kaderi oğlunun da yaşamasıydı. Ama başka çaresi yoktu. Korkusunu, endişesini ve öfkesini bir kenara bıraktı, oturup vurduğu yeri okşadı. Ona hâlâ küçük bir çocuk gözüyle bakıyordu. “Kurban olan sen olma, baban olsun.” “Allah korusun, seni başımdan eksik etmesin.” Derin bir nefes aldı Ağa Beg. Gözbebeği oğluna baktı, sonra dayanamadı, sarıldı. Haberi geldiğinde korkmuştu. Kimseye belli etmiyordu ama tüm aşiretleri tehdit ettiğinden bu yana Çiya’ya bir zeval gelir korkusuyla gün geçiriyordu. Çiya da o yerin dibine girsin, kara sevdası yüzünden başına bela açıp duruyordu. Onu da bu sevdasını da başına buyruk davranmasını da durduramıyordu. “Baba, sen Dicle’yi kaçırsınlar istedin?” Ağa Beg sinirle kaşlarını çattı. “He, oğlumu da bıçaklatın dedim. Ulan sen bu Dicle’nin etrafında dolana dolana kafasız bir adam oldun ha.” Çiya, bir an böyle düşündüğü için babasının karşısında utandı. “Ne bileyim baba, Şeradinleri hiç görmezdik. Dicle’nin peşinde Murat’ı görünce aklım almadı.” “Niye? Sen sandın ki kızı bir tek sen görüyorsun?” Çiya ilk olarak durakladı, sonra kan beynine sıçradı. Kimse var mıydı kızın peşinde, bilmiyordu. Dicle’nin her şeyini bilirdi önceleri Çiya. Lakin uzun zamandır peşini bırakmıştı. Babasının kesin ikazlarını dinlemek zorundaydı. Sadece arada denk gelince ya da kendini ona rast getirince görürdü kızı. Son bir yılda kendisinden başka kim vardı Dicle’nin peşinde, meraktan ölmek üzereydi. Ağa Beg ayağa kalktı, koltuğa bıraktığı tespihini yeniden eline aldı ve çekmeye başladı. Çiya, o görmeden telefonuna uzandı ve kuzeni, belediye başkan yardımcısı olan Nadir’e konuyla ilgili mesaj attı. Bu memlekette aşiretler arası bir dedikodu dönüyorsa mutlaka haberi olurdu. Uzun bir sessizlik oldu. Çiya güçlükle doğrulup ayağa kalktı. Birkaç adım atıp babasına doğru yürüdü. Ağa Beg büyük pencereden konak bahçesine bakarken düşünceli görünüyordu. Çiya onun bu hesap kitaplarını iyi bilirdi. Yavaşça pencerenin taş pervazına oturdu ve babasına baktı. Konuştuğunda dili dönmedi, konuyu açmaya. Çiya başını kaldırmakta zorlandı. “Baba, bu Rohat… Biliyor beni.” Ağa Beg anlamadan ona baktı. Çiya bakışlarını eğdi. Gerçeği dile almak istemiyordu. Hiç de almazdı. O gerçeğin yerine yalanın gerçek olmasını yeğlerdi. Devam ettiğinde sesi kısıktı. “Gerçek oğlun olmadığımı.” Ağa Beg kaşlarını çattı. “Bilsin.” Onun bu kayıtsız hâline şaşırdı çünkü bu büyük bir sırdı. Çiya yüzüne baktı. “Ya diğer aşiretlere yayılırsa?” “Yayılsın.” “Baba, ağalığın zedelenir.” Ağa Beg gözlerinin içine baktı. “Sen benim oğlumsun Çiya. Seni iki aylıktan bu yana ben büyüttüm. Evladımsın. Sen de benden başka baba görmedin, beni baban bildin. Başkasının ne dediği senden daha mühim değil gözümde. Benim oğlum daha mühim.” “Bilirim baba kurban ama ben ağalık zora girsin istemem. Rohat bu sırrı birine söyleyecek adam değil ama bir uyarı vermek lazım. Hem Diyar da duydu bunu.” “Merak etme. Bu bizim sırrımızdır artık. Rohat kendiliğinden hallolacak.” “Nasıl?” Ağa…