ŞEHRİYAR

19.Bölüm

Yazar:

ŞEHRİYAR - Çiğdem Kılınç kitap kapağı
ŞEHRİYAR kitap kapağı

Hırsını alamayıp yüzüne yumrukları ardı ardına geçirirken Dicle gidip omzundan tuttu onu. “Çiya bırak adamı. Komalık edeceksin.” Çiya yüzü kandan görünmeyen adama baktı ve ayağa kalktı. Dicle’ye döndü nefes nefese. “Çantanda silah var mı?” Dicle kaşlarını çattı. “Ne silahı?” “Vardır, benim için saklıyorsundur sen. Ver bana, şunun kafasına sıkayım da bundan kurtul.” “Saçmalamayı bırak. Polis gelecek şimdi.” “Bu iti polis mi durduracak? Ne yapacaksın, uzaklaştırma mı aldıracaksın? He Dicle. Öyle yaparsan bu o… ç…ten kurtulursun.” “Senden de kurtulamıyorum ben. Onu ne yapacağız?” “En azından ben seni kaçırmaya çalışmıyorum Dicle. Ya da canına kastetmiyorum.” Bu cümleyle yerde baygın yatan Murat’a bir tekme daha attı iğrenerek. Bir küfür savurdu. “Bunu öldürmek gerekir. Öldürürüm ben bunu.” Dicle onu görmezden gelerek eğildi Murat’a doğru, hemen nabzını kontrol etmek için. Çiya onu kolundan tutup kaldırdı. “Dokunma sakın. Bırak gebersin it.” “Bırak kolumu, ben doktorum.” “Hayvan doktoru değilsin ya.” Dicle kolunu sinirle elinden çekti. Bakışlarını havaya dikti ve bir sabır diledi. Telefonu çaldı. Az önce defalarca aradığı kardeşinin adını görünce sinirle bağırdı karşıdaki kişiye. “Cesur, hangi cehennemdeysen hemen hastaneye gel.” Telefonu kapatıp çantasına koydu. Saatine baktı. Ardından istemeyerek de olsa hâlâ üzerinde taze sinirle duran Çiya’ya döndü. Az sonra fark ederek Çiya’ya doğru biraz eğildi. “Çiya yaralandın mı sen?” “Yo.” “Gömleğinde kan var.” Dicle Çiya’nın gömleğine ve kan lekesine dokundu. Çiya hâlâ şaşkın bir şekilde yaraya ve Dicle’ye bakıyordu. “Hı! Evet, kan bu.” “Hissetmedin mi? Geç çabuk, bakmam lazım hemen. Titriyorsun da. Elin buz kesmiş. Hipotermi başlangıcı.” Yavaşça dizlerinin bağı çözülür gibi olunca Çiya duvar dibine oturdu. Konuştuğunda sesi kısıktı. “Yok, sen bana dokunuyorsun ya heyecanlandım. Alışık değilim. Her zamanki menü tokat, itiş kakış falan olsa sıkıntı yok. Bunu bünyem kaldırmadı herhâl.” “Allah belanı veriyor bak. Susacak mısın artık?” “Senden gelsin be Dicle. Gözüm üzerine.” Dicle başını göğe kaldırıp bir sabır diledi. Tekrar kendisine parlayan gözlerle bakan Çiya’ya baktığında bir an ona yardım etmek istemedi. Çünkü asıl düşmanı bu adamdı. Son yıllarını bu adam yüzünden heba etmemiş miydi? İstediği hiçbir yere gidememiş, istediği gibi arkadaşlarıyla gezip dolaşamamış, daima “Acaba bir şey yapar mı, karşıma çıkar mı?” korkusuyla günlerini zehir etmemiş miydi? O hâlde neden bu adama yardım etsin ki? Bu birkaç saniyelik düşünce selinden sonra düşüncelerinin hepsini silkeledi. Çünkü her şeyden önce kendisi bir doktordu ve bir doktor olarak karşısındaki bir hastaydı. O yüzden yardım etmeliydi. Yeniden yanına diz çöktü. Kan Çiya’nın beyaz gömleğinde dağılmaya başlamıştı. Dicle beklemeden üzerindeki hırkasını çıkardı. Yaraya bastırdı. Çiya hâlâ kendisine bakıyordu. “Normalde beni burada bırakıp arkana bile bakmadan çekip gidersin.” “Ben doktorum ya Çiya.” “He doğru. Ben de sana hastayım.” Dicle yaraya fazla bastırınca Çiya can acısıyla iki büklüm oldu. Ağzından bir ah nidası yükseldi. “Sulanma. Kes sesini.” Çiya’nın yavaştan uykusu gelmeye, bilinci kapanmaya başladığı an siren sesi duyuldu. Dicle’ye polise, ambulansa gerek olmadığını söylemek istedi ama sesi çıkmadı. Uyumak istemiyordu. Bunun için direndi çünkü eğer gözlerini kapatırsa tekrar açtığında yanında Dicle olmayacaktı, biliyordu. Ama kendisine ihanet eden bilinci kapandı. . . .

Bölümün tamamını WritePad'de oku