17.Bölüm
Yazar: Çiğdem Kılınç

Koltukta oturan kadın elindeki kitabı bıraktı. Gözleri karşı duvara kilitlenmişti ama gülümsedi. “Çiya?” “Nasıl bildin yine?” dedi, kendisini görmeden tanımasına yine şaşırarak. Güldü Leyli. “Kokun geliyor. Yine o ağır parfümü sıkmışsın.” “Sen de hâlâ hassassın. Değiştireceğim bu parfümü.” “Hep aynı şeyi söylüyorsun ama değiştiremezsin.” “İyi misin?” “İyiyim, iyiyim. Sesimden anlamıyor musun?” “Endişelisin. Babamdan çekindiğin için.” “Bir şeyi de bilme be.” Karşısındaki tekli koltuğa oturdu. Kadının açık, dalgın bakışlarına baktı. Uzun siyah saçlarına genç yaşına rağmen aklar düşmüştü. Çiya bir kez daha içinden merhamet etti. Kadın kaşlarını çattı. “Sustun? Bana üzülüyorsun yine.” Çiya ara ara girdikleri drama girmemek için ses tonunu canlı tuttu. “Kendime üzülüyorum, kendime. Sana niye üzüleyim? Yakışıklı bir kocan var, iki tane aslan gibi oğlun var. Evin hanım ağasısın. Şervanlar iki dudağının arasında emrindedir. Daha ne istiyorsun?” Önce güldü Leyli, sonra derin bir nefes aldı. “Tüm bu nimetleri görebilmeyi isterdim.” Dediğinde Çiya yutkundu. Görmeyen gözlerinin yanına düşen kırışıklara baktı. Yeniden üzüldü. Uzanıp elini tuttu. “Keşke ben kör olsaydım.” “Onun için mi dedim ben şimdi? İstemem. Sana lazım hem o gözler. Bu kadar lütfumu kim koruyup kollayacak sen olmazsan? Allah seni de babamı da başımızdan eksik etmesin.” “Sen başınla sağ ol.” Elini çekip okuduğu kitaba baktı. “Bu kitabı okumuştun?” “Bir daha okuyayım dedim.” Çiya kitap dolu rafa baktı. Birkaç yıl önce öğrendiği kör alfabesinden sonra ona bir sürü kitap almaya başlamıştı. Savaş da iPad’ine birçok sesli kitap yüklemişti. Leyli okur, dinler; sonra çocuklarına ve Çiya’ya anlatırdı. Her çarşamba günü hep birlikte kitap üzerine konuşurlardı. En çok eğlendikleri zamanlar da o anlardı. Başka kitabı kalmadığını anladı. Belli ki yük olmamak için kendisinden istememişti. “Yarın Savaş’ı dışarı çıkarayım. Çıkmışken sana da yeni kitaplar alırız. Yine ders başında uyuyakalmış. Biraz insan yüzü görsün. Öldürüyor kendini ders diye.” “Çok stres yapıyor. Başarmak istiyor ki onunla gurur duyun.” “Biz zaten onunla gurur duyuyoruz maşallah. Aslan gibi delikanlı.” “Rahmetli Ahmet gibi…” “Mekânı cennet olsun.” Aralarında bir sessizlik oldu. Çiya uzun süredir hissetmediği o özlemi yeniden hissetti ama şimdi sırası değildi. Bu yüzden ayağa kalktı. “De hadi, yemeğe bekler babam.” Sonraki gün ikindi namazından sonra Çiya, Savaş ile birlikte kitapçıdan çıktıklarında elleri doluydu. Uzun zaman sonra beraber vakit geçirmek ikisine de iyi gelmişti. Tabii sadece ikisi de değillerdi. Ağa Beg’in istediği gibi yalnız gezmiyorlardı. Yanlarında Çiya’nın amcasının iki oğlu Bünyamin ve Yuşa da vardı. Bir enstrüman mağazasının önünden geçtiklerinde Savaş vitrinin önünde durdu ve birkaç saniye bakakaldı. İyi bağlama çalardı ve Çiya onun yeni bir bağlama istediğini biliyordu. “Savaş git bak hadi. İşin bitince ofise gel. Beni eve götür bakalım da görelim şu yeni ehliyetinin faydalarını.” Savaş’ın mutlulukla yüzü parladı. “Ben gelmeden gitme sakın. Yeni arabamı kullandığımı Yabo da görsün.” Savaş Çiya’nın cevap vermesini beklemeden hemen içeri girdi. Çiya, Savaş’a tıpkı babasının ona baktığı gibi baktı ve yanındaki adama döndü: “Büno, adama de sakın saz satmasın bizim oğlana, benim hediyemi de paketlesin eve göndersin. Güvercinini çizmeyi de unutmasın.” “Tamamdır ağam.”