16.Bölüm
Yazar: Çiğdem Kılınç

Çiya evin avlusuna girdiğinde babasını üst balkonda bekler buldu. Üzeri dağınıktı, hırpalanmıştı. Elini yüzünü yıkamadan, üzerini değiştirmeden babasına gitmek için hızlı adımlarla avluyu geçti. Merdivene varmıştı ki sekiz yaşlarında bir çocuk koşarak mutfak kapısından çıktı. “Baba!” diye haykırdı sevinçle. Çiya küçük çocuğu görünce kollarını açtı, kucağına aldı. Öptü, kokladı. “Cenk, artık taşıyamıyorum ha seni.” “Büyüyorum tabii ki baba. Ispanak yedim bir sürü. Bak kaslarıma.” Çiya, Cenk’in kollarını yumruk yapıp kaldırışına güldü. Yeniden öptü. “Aferin aslanıma. Savaş nerede?” “Abim yine ders çalışıyor.” Kucağından indirdi çocuğu. “Tamam, benim şimdi Yabo ile konuşmam gerek. Hadi sen işine.” “Çok sinirli. Bağırdı, bir sürü kahve içti.” Çiya üst balkona baktı. Hâlâ kendisine bakan babasına çevirdi bakışlarını. Belli ki sinirliydi. Bu öfkesi de geçmemişti ve birazdan kendisine patlayacaktı. Küçük çocuk yanından yine koşarak uzaklaşınca Çiya içinden bir besmele çekerek yukarı çıktı. İlk katı geçip ikinci kata yöneldi. Küçük terasa çıktığında babasını terasın ortasında kendisini beklerken buldu. Yanına varıp elini öpmek için eğildiğinde Ağa Beg elini çekti. O an belli ki babası değildi Çiya’nın. “Ağam…” “Ulan itoğlu it. Burada ödümüz b…umuza karıştı. Sana bir şey oldu diye.” “Estağfurullah baba, kendine öyle şeyler deme. İt benim.” “He, sensin.” “Ya o Rohat sana bir şey yapsaydı?” “Sen buna izin vermezdin babam.” “Verebilirmişim demek ki. Nasıl aldı seni bu it? Oldu ki intikam için yapsaydı.” “Sen de kafasına sıkardın Rohat’ın.” “Kim uğruna?” Ağa Beg elindeki tespihi çevirmeye devam ederek arkasını döndü Çiya’ya. “Evli barklı oğlumun, düşman kızının peşinde koşup sözümü çiğnemesi uğruna.” “Af buyur ağam, toyluk ettim.” Sinirle yan döndü Ağa Beg, hafifçe ardına baktı. “Etmeyeceksin Çiya. Senelerdir aynı şeyi demekten yıldım ama sen uslanmadın. O kızın peşini bırak dedim, bırakmadın. Aşiretler arasında laf söz oluyor dedim, dinlemedin. Hasımlarımızı bırak, kendi içimizden bile düşmanımız var. Bak, adamları almadan bir saat kayboldun. Kızı görmeye gittin, onu da bilirim. Seni Rohat’ın elinde buldum.” “Yanına yaklaşmadım Kur’an’ıma baba. Gözüne görünmüyorum.” “Cesur görmüş sizi geçen. Yakmış arabanı.” “Han’da rast geldim Dicle’ye. Şeradinlerden Murat rahatsız etti kızı. Duramadım öyle.” Ağa Beg yavaşça yanına gelip sedire oturdu. Tespihini tek eline aldı. Çiya’ya bakmadı. “Ne ettiysen iyi etmişsin.” Çiya bunu duyunca rahatladı. Anladı ki öfkesi geçmişti. Şimdi babasıydı. Yaklaşıp babasının elini öptü. “Affettin?” Güldü Ağa Beg. “Ma sanki sana kıyarım. Bilmiyorsun?” “Bilirim babam. Bir daha yalnız çıkmam, merak etme.” “Sana bir şey olursa ne ederim ben? Dikkat et kendine. Bizi düşün. Senin bir ailen var. Çoluk çocuğun var.” Çiya aile lafını duyunca başını eğdi, buruk bir şekilde gülümsedi. Ağa Beg kahvesine uzandı. Çiya merakla sordu: “Şerolardan iki can alacakmış Rohat. Kimdir? Cesur’la Azad desem Şerkolar vermez ki yeğenlerini.” Güldü Ağa Beg. “Allah fırsat verdi Çiya. Sana korktum ama Rohat iyi ki de aldı sizi. Şimdi hem onların dediğini yapacağız hem de kendi bildiğimizi yaptıracağız.” “Krizi fırsata çeviriyorsun? Nasıl olacak o iş?” “Cuma gelsin de Allah Kerîm. Hadi git üstünü başını değiş. Leyli’ye de görün, meraklanmıştır kız. Savaş’a da kaçırıldığını söylemedim aman.” “Tamam baba.” Çiya bir duş alıp üzerini değiştirdikten sonra odasından çıktı. İlk olarak Savaş’ın odasının kapısını çaldı. Ses gelmeyince kapıyı yavaşça açıp başını içeri uzattı. On sekiz yaşındaki Savaş masa başında uyuyakalmıştı. Üniversite sınavı için çok çalıştığını biliyordu. Yine ders başında yorgun düşmüştü. Gidip masasına bir göz attı. Sonra dalgalı siyah saçlarından öptü oğlunu. “Savaş…” Bir seslenmeyle gözlerini açtı Savaş. “Kızacağım ha. Böyle mi uyunur? Kalk elini yüzünü yıka. Yemek vakti. Biraz yanımızda otur. Özledik oğlum seni.” “Geliyorum Çiya ağam.” Çiya güldü. Ona “ağam” demesine şakadan ensesine hafifçe vurdu. “Kalk lan.” Savaş’ın yanından ç…