8.BÖLÜM
Yazar: Seyvora Kajen

Bölüm görselleri

~ ŞEHBAL ARIN ~ Evran’ın yüzündeki ifadeyi ilk başta anlamlandıramadım. Birkaç dakika önce her şey normal görünüyordu. En azından benim için. Denizden esen hafif meltemle odanın perdeleri ağır ağır uçuşuyordu. İçinde bulunduğum suyun yüzeyinde titreşen ışıklar, bahçedeki ağaçların arasından süzülen rüzgarla birlikte dağılıyor, uzaktan gelen kuş sesleri havanın içinde eriyip gidiyordu. Ama Evran bütün bunların içinde değildi sanki. Elindeki telefonu öylece tutuyordu. Ekran çoktan kararmış olmasına rağmen gözleri hala telefondaydı. Başparmağı bir kez ekranın üzerinde hareket etti, sonra durdu. Çenesindeki kasın gerildiğini uzaktan bile görebiliyordum. Bir şey olmuştu. Ne olduğunu bilmiyordum ama olmuştu. Başını kaldırıp bana baktığında gözlerindeki o gerginliği gizlemeye çalıştı. Dudaklarının kenarları hafifçe yukarı kıvrıldı. Buna gülümseme denebilirse. Onu izlerken kaşlarım istemsizce çatıldı. Jakuziden çıkıp bornozuma doğru ilerledim. Suyun üzerimde bıraktığı serinlik, akşamın hafif serin havasıyla birleşince tenimde hoş bir ürperti oluştu. Kenarda duran bornozu alıp üzerime geçirdim. Saçlarımdan süzülen birkaç damla su boynumdan aşağı inerken Evran’ın yanına yürüdüm. Hala telefonuna bakıyordu. “Ne oldu?” Başını kaldırdı. “Hiç.” Tek kelime. Fazlasıyla hızlı söylenmiş bir hiç. Omzuma düşen su damlalarını elimle silerken yüzünü incelemeye devam ettim. “Hiç öyle görünmüyor.” Bu kez biraz daha belirgin bir gülümseme yerleştirdi yüzüne. “İş.” “İş mi?” “Evet.” Telefonunu cebine koydu. Ama hareketindeki acele, söylediği kelimeden daha çok şey anlatıyordu. “Ne işi?” “Arşiv.” İsmi duyduğum anda yüzündeki değişimi bir kez daha fark ettim. Sanki o kelimeyi söylemek bile istemiyormuş gibi kısa bir nefes verdi. “Ne olmuş Arşiv’e?” “Bir şey olmadı.” “Evran.” “Bebeğim.” Sesindeki yumuşaklık, beni susturmak için kullandığı bir örtü gibiydi. Bana doğru biraz eğildi. “Gerçekten bir şey yok.” Gözlerinin içine baktım. Vardı. Kesinlikle bir şey vardı. Evran’ın yüzünü tanıyordum. Sinirlendiğinde sessizleşirdi. Gerildiğinde çenesini sıkardı. Bir şeyi kontrol edemediğini hissettiğinde ise konuşmalarını kısa tutardı. Şu an üçünü de aynı anda yapıyordu. “Yalan söylüyorsun.” Kaşlarından biri hafifçe kalktı. “Yalan söylemiyorum.” “Bir şey saklıyorsun.” Bir an sustu. Sonra elini uzatıp ıslak saçlarımın arasından bir tutamı parmaklarının arasına aldı. Sanki konuşmayı değiştirebilecekmiş gibi saçımla oynadı. “Biraz iş çıktı.” “Telefonla halledemez misin?” Gözlerini kaçırdı. İşte o an içimdeki huzursuzluk biraz daha büyüdü. “Hayır.” Kısa bir sessizlik oldu. Bakışları bahçenin karanlık köşelerine kaydı. “Sabah erkenden İzmir’e dönmem gerekiyor.” Bir an ne söylediğini anlayamadım. Sonra yüzüne baktım. “Ne?” “İzmir’e gitmem gerekiyor.” “Yani…” Sözümü tamamlamadan yüzümün düştüğünü hissettim. “Kaçamak yapmaya gelmiştik.” Bunu söylerken sesimi özellikle biraz daha nazlı çıkardım. Evran’ın dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu. “Öyle ama telefondan halledebileceğim bir mesele değil.” “Ama daha iki gün bile olmadı.” “Biliyorum.” “Ben seninle burada kalmak istiyorum.” “Ben de güzelim, ben de.” “Öyleyse neden gidiyorsun?” Bir süre bana baktı. Sonra iç çekti. “Bensiz halledemedikleri birkaç iş var.” “Ne kadar sürecek?” “Bilmiyorum.” “Bir gün?” “Belki.” Suratımı astım. “Evran…” Bu kez gülümsemesi biraz daha gerçekti. Belli ki nazlandığımı anlamıştı. “Güzelim, hızlıca halledip akşama döneceğim.” “Gitme.” Sözcük ağzımdan çıktığında yüzündeki ifade bir anlığına değişti. Çok kısa sürdü. Gözlerinde beliren o sertlik, yerini hemen daha yumuşak bir ifadeye bıraktı. Yanıma biraz daha yaklaştı. “Gitmek zorundayım.” “Ben de seninle geleyim.” “Olmaz. Zaten akşama döneceğim.” Cevabı o kadar hızlı verdi ki kaşlarımı kaldırdım. “Neden olmazmış ya?” “Çünkü iş.” “Ben seni rahatsız etmem.” “Şehbal.” “Gerçekten etmem.” Başını iki yana salladı. “Sen burada kalıyorsun.” Dudaklarının kenarı yeniden kıvrıldı. “Birkaç günlüğüne geldik diye bütün dünyayı durduramam.” “Durdurmanı…