1.BÖLÜM
Yazar: Seyvora Kajen

Merhaba, Şehbal’e hoş geldiniz. 🖤 Bu hikâyeye başlamadan önce size küçük bir soru: Eğer insanların size söylemediği duyguları hissedebilseydiniz, bunu bir yetenek olarak mı görürdünüz yoksa bir yük olarak mı? Şehbal’in dünyasında bu sorunun cevabını birlikte keşfedeceğiz. Okurken düşüncelerinizi ve tahminlerinizi paylaşmanız benim için çok önemli. 🖤 Keyifli okumalar. ✨ *** İnsanlar beni genelde sessiz biri sanarlardı. Sessiz değildim. Ben sadece, konuştuğumda söylediklerimden çok daha fazlasının açığa çıkacağını bildiğim için susuyordum. Zaman içinde insanlara mutluluklarımı, üzüntülerimi, zaaflarımı kısacası duygularımı göstermenin bana ne kadar zarar verebileceğini her defasında daha kötü tecrübelerle anlamıştım. Zira kötülüğü keşfetmenin bir sınırı yoktu. İçinde biraz bile kötü niyet taşıyan insanların bunu daha da ileri götürmek konusunda sınırları olmazdı. Öte yandan bazı şeyler dile gelince bozulur. Bazı şeyler ise sadece hissedildiği haliyle gerçektir. Ben hissediyordum. Sonuna kadar. Fakat bunu insanlara yansıtmama konusunda hala kendimce çaba veriyordum. Çünkü bazı insanlar tıpkı bir ruh emici gibidirler. Neyiniz var neyiniz yok ise sömürmek isterler. Beslendikleri en iyi şey ise duygulardır. Sonuna kadar hissetmek demişken, bu bir yetenek gibi anlatılacak bir şey değildi. Bu bir yüktü. Yirmi altı yaşıma yeni girmiştim. İnsanlar bunu duyunca bana bir çerçeve çizmeye çalışıyorlardı. Genç, yetişkin, kadın, çalışan. Ama bu kelimelerin hiçbiri beni anlatmıyordu. Ben de henüz kendimi anlatan o kelimeyi bilmiyordum. Uzun boylu sayılmazdım. Kilo gibi şeyleri uzun zamandır takip etmiyordum. Çünkü bedenimi bir “ben” olarak görmeyi bırakalı uzun zaman oluyordu. Bedenim sadece taşıyıcıydı. Asıl olan şey, içimde sürekli değişen o katmanlardı. İnsanların duygularını taşıyan o katmanlar. Saat henüz sabahın dokuzuydu. Sahil tarafından çalıştığım kitapçıya doğru yürürken aniden durdum ve aldığım o derin nefesle denizin yosunla karışık o tuzlu kokusunu içime çektim. Sahilde yürümeyi seviyordum. Genelde vaktimin çoğunu çalıştığım kitapçı da ya da Göztepe Sahili’nde geçiriyordum. Seviyordum, buradaydım ama bu bir yüktü. İzmir’i insanlar genelde rahat bir şehir olarak anlatır. Ben öyle hissetmiyordum. Ben şehirleri insanlar gibi algılarım. İzmir bana rahat gelmez. İzmir bana yorgun gelir. Deniz bile bazı sabahlar huzurlu değildir. Bunu herkes fark etmez. Ama ben ederim. Çünkü denizin kokusu bile bir duygu taşır. Ve o duygu her gün aynı değildir. Kitapçı dükkanını, her gün içimde hissettiğim o hevesle açtım. Sabahları dükkanın kepengini kaldırırken çıkan o metalik sesin bile bir duygusu vardı. Çoğu insan için sadece bir gürültüydü benim içinse uykulu, biraz isteksiz, biraz da umutlu bir iç çekiş gibiydi. Anahtarı çevirdiğimde kilit tık diye açılıyordu; o ses hep kararsızdır. Sanki “bugün de mi?” diye sorardı. İçeri adım attığımda beni ilk karşılayan şey kitapların kokusu değildi onların taşıdığı hislerin ağırlığıydı. Toz, kâğıt ve mürekkep… evet, hepsi vardı. Ama onların altında bir katman daha oluyordu. Beklemiş cümleler, yarım bırakılmış hayatlar, okunmayı bekleyen yalnızlıklar. Kitaplar benim için güvenli bir şeydir. Çünkü kitaplar insanlar gibi değişmez. Bir kitabın içinde ne varsa odur. Ama insanlar öyle değildir. İnsanlar her zaman bir şey saklar. Ben saklanan şeyleri hissederim. Rafları düzenlerken parmaklarım kapaklara değdikçe küçük titreşimler hissediyordum. Bazı kitaplar sakindir. Bazıları huzursuz. Bazılarıysa… keskin. Özellikle eski olanlar. Çok el değiştirmiş kitaplar, insanın içine işleyen bir yorgunluk taşırdı. Onları her elime alışımda kısa bir anlığına başka hayatlara değmiş gibi olurdum. Bu yüzden aynı kitabı uzun süre tutamazdım. Fazla kalırsam, benliğim biraz bulanıklaşabilirdi. Bunu ilk ne zaman fark ettiğimi hatırlamıyordum. Ama çok küçük yaşlarda olduğunu biliyordum. Sanırım yedi yaşındaydım. Elif diye bir arkadaşım vardı. Onun elini tuttuğumda bir şey oldu. Önce anlamadım. Sonra ağladım. Ama o gün hiç de üzgün…