BÖLÜM 2:Grubun Ortasında Değil,Kalbin Karşısında"
Yazar: ruzgargulu

-Yayınlanma Tarihi: 01.09.2026- ~Grubun Ortasında Değil, Kalbin Karşısında~ "Üniversitenin ilk haftasında, kampüse adım attığım an öğrendiğim çok net bir şey vardı: Kaybolmak yalnızca bir adres, bir harita ya da yön meselesi değildi. İnsan bazen binanın, merdivenin, amfinin ya da koridorun nerede olduğunu bilemezdi; bazen de kalabalığın tam ortasında, yüzlerce insanla aynı havayı solurken kendi sesini bile duyamaz hale gelirdi. Ben ise bu iki durumu aynı anda, inanılmaz bir başarıyla ve hiçbir fire vermeden icra ediyordum. İlk haftanın üçüncü gününde fakültenin tamamen yanlış tarafındaki bir binaya girmeyi, ikinci gün aynı koridorda hiçbir yere çıkmayan tuhaf bir inatla iki tur atmayı ve ilk gün kampüsün tam ortasında elinde karton bardakla on beş dakika boyunca aynı süs havuzunun etrafında turlamayı başarmıştım. Bütün bu acemiliklere, sabahları ders bulma kâbuslarına ve ayaklarımın altındaki o bitmek bilmeyen sancıya rağmen üniversiteyi seviyordum. Belki de insanın hayatında ilk kez kendisine ait, kimsenin karışmadığı yepyeni bir sayfa açmasının verdiği o hafif omuz silkişi yüzündendi. Hayatımda yapabileceğim en büyük felaketin, sabah ders programını karıştırıp yanlış saatte amfiye girmek olduğunu sanıyordum. "Ta ki o mesaja kadar ..." ⏳⏳⏳ Kampüsteki tam bir ayımızı geride bırakmıştık. Takvim yaprakları eylülün sonunu gösterirken, ben hâlâ kendimi bu devasa, tarihi ve bir o kadar da karmaşık yapının içinde kaybolmuş bir mülteci gibi hissediyordum. Her sabah aynı ana kapıdan giriyor, kademeli merdivenleri tırmanıyor ama içten içe birinin gelip omzuma dokunacağını, "Pardon, siz hangi bölümü işgal ediyorsunuz?" diye soracağını bekliyordum. Alışmak zor zanaatti. Bir yere ait hissetmek, insanın önce oraya tamamen yabancı olduğunu kabullenmesiyle başlıyordu sanki; ben ise henüz o kabullenişin çok başındaydım. O sabah fakültenin demir çivili, ağır kapısından içeri girdiğimde omzumda büyük, içi kitap dolu ağır çantam, aklımda ise ilk dersin karmaşık düşünceleri vardı. Tam amfiye doğru yönelmiştim ki arkamdan Yağmur'un tanıdık ayak sesini ve aynı anda bana seslenişini duydum. "Aslım, dur bir Allah aşkına! Nefes nefese kaldım, sabah sabah maratona mı çıkıyoruz?" Döndüm. Yağmur, elindeki karton kahveyi dökmemek için epey bir çaba harcayarak yanıma yetişti. Yüzünde her zamanki o aceleci ve yerinde duramayan ifade vardı. "Kızım sen niye her sabah böyle koşturuyorsun? Arkadan gelen mi var?" "Derse geç kalmak istemiyorum çünkü. Biliyorsun, her sabah aynı krizi çekiyorum." "Aslımcığım daha on dakika var dersin başlamasına, saatine baksana bi'." "Ben o sınıfı bulana kadar o on dakika buharlaşıp uçuyor zaten. Sen işin matematiğini bilmiyorsun.". Yağmur gözlerini devirip kahvesinden derin bir yudum aldı. "Bir aydır aynı amfide derse giriyoruz, altı üstü uzun sıralar, iki tane de sola dönemeç var. Neyin matematiği bu?" "Biliyorum ama bina benimle saklambaç oynuyor sanki, asla aynı kapıdan çıkamıyorum. Bir kere de şaşırtıp doğrudan hedefe ulaştığımı görmedim." Yağmur kahkahayla güldü. "Bence senin amacın okumak değil, kampüste iz kaybettirmek. Gizli bir ajan falan mısın, itiraf et. Neyse, asıl konuya gelelim; bugün bizimki teşrif edecek mi acaba dersliklere?" Kalbim anlık bir tekleme yaşadı ama bunu dışarıya vermemek için yüzümü ustalıkla sabitledim. "Bizimki derken kimi kastediyorsun acaba Yağmurcuğum?" "Hâlâ 'kimi' diyor ya! Adını ansam beterin beteri olacak zaten, bak arkaya, ses etme. Şşt." Başımı çevirmeme gerek kalmadan, o arkadan gelen sakin, hafif tok ve kulak aşinası olduğum sesi duydum. "Günaydın." Aktan, koyu renk montunun fermuarını çene hizasına kadar çekmişti. Saçları her zamanki gibi dağınıktı ama bu dağınıklık asla uykusuzluktan ya da aceleden değil, sanki aynaya hiç bakmamış olmaktan gelen, özellikle uğraşılmamış bir kayıtsızlıktan doğuyordu. Elindeki karton bardaktan yükselen ince buhar, serin sonbahar havasına karışıyordu. Ona doğru döndüğümde göz göze geldik. "Günaydın," diyebildim, sesimin titrememesi için içimden kendime ya…