FİNAL -İTALYA,ROMA
Yazar: Rabia Kaya

••• SAYE EKİNCİ ••• Roma / Leonardo da Vinci Havalimanı Uçağın tekerlekleri piste değdiği anda istemsizce derin bir nefes aldım. Camdan dışarı baktığımda gün yeni aydınlanıyordu. Turuncu güneş ışıkları pistin üzerine yayılıyor, Roma beni sessizce karşılıyormuş gibi hissettiriyordu. Aylar süren yolculuğun ardından ilk kez içimde tarif edemediğim bir his vardı. Bu kez umut, diğer ülkelerde hissettiğim gibi uzak değildi. Sanki bana çok yakındı. Pasaport kontrolünden geçerken elim sürekli telefonuma gidiyordu. Emir Efe’nin son yüklediği videoyu defalarca izlemiştim. Artık hangi sokaklardan geçtiğini, hangi açıdan çekim yaptığını ezbere biliyordum. Bavulumu teslim aldıktan sonra havaalanının çıkış kapısından dışarı adım attım. Yüzüme çarpan sıcak Akdeniz rüzgârı, Japonya’nın serin havasından sonra bambaşka hissettirmişti. Telefonumu açıp ilk iş haritaya baktım. Roma… Aylar önce yalnızca bir şehir ismiydi. Şimdi ise beni Milo’ya götüreceğine inandığım son duraktı. Taksiye bindiğimde şoför bavulumu bagaja yerleştirdi. Öh “Centro storico?” diye sordu. Başımı sallayıp rezervasyon yaptırdığım otelin adresini uzattım. Araç hareket ettiğinde gözlerim pencerenin dışına takıldı. Taş binalar… Dar sokaklar… Her köşe başında yükselen tarihi yapılar… Roma, daha ilk dakikadan beri yaşanmışlık kokuyordu. İçimdeki heyecanı bastırmak istercesine derin bir nefes aldım. “Ne olur…” diye fısıldadım. “Bu kez beni ona ulaştır.” Otele valizimi bırakır bırakmaz kendimi yatağa attım. Saatler süren yolculuk bütün enerjimi alıp götürmüştü. Gözlerimi sadece birkaç dakika dinlendirmek için kapatmıştım ama ne kadar uyuduğumu fark etmedim. Telefonumun titreşimiyle gözlerimi araladığımda oda loş bir karanlığa bürünmüştü. Perdeleri araladığımda Roma’nın sokak lambaları çoktan yanmış, tarihi binalar sarı ışıkların altında bambaşka bir güzelliğe bürünmüştü. Midem guruldayınca saate baktım. “Bu kadar mı uyumuşum…” Sabah havaalanında yediğim küçük sandviçten sonra ağzıma tek lokma koymamıştım. Üzerimi değiştirip telefonumu ve çantamı alarak otelden çıktım. Sokağa adım atar atmaz burnuma yayılan taze pizza ve kahve kokusu istemsizce gülümsememe neden oldu. İnsanlar kaldırımlara taşan masalarda sohbet ediyor, garsonlar ellerindeki tabaklarla masalar arasında koşturuyordu. Ne yiyeceğime karar veremeyince otelin hemen karşısındaki küçük restorana girdim. Kapının önünde yazan menüyü çeviri uygulamasından anlamaya çalışırken yaşlı garson gülümseyerek yanıma geldi. “First time in Rome?” (Roma’ya ilk gelişin mi?) Gülümseyerek başımı salladım. “Yes.” (Evet.) Garson menüdeki birkaç yemeği göstererek tavsiyelerde bulundu. “If you want to taste real Roman food, you should try Cacio e Pepe.” (Gerçek Roma mutfağını tatmak istiyorsanız Cacio e Pepe’yi denemelisiniz.) “Then I’ll trust you.” (O zaman size güveniyorum.) Pencere kenarındaki masaya otururken derin bir nefes aldım. Aylardır peşinden koştuğum yolculuğun son ülkesindeydim. Belki de… Milo’ya bana düşündüğümden çok daha yakındım. Yemeğimin son lokmasını da yedikten sonra sandalye arkasına yaslanıp derin bir nefes aldım. Gerçekten de İtalyan mutfağı anlatıldığı kadar varmış. Saatler süren yolculuğun ardından içimi ısıtan ilk şey, sıcak bir tabak makarna olmuştu. Masadaki hesabı ödeyip restorandan çıktığımda hava tamamen kararmıştı. Sokak lambalarının sarı ışıkları tarihi binaların taş duvarlarına vuruyor, dar sokaklar gündüz olduğundan çok daha romantik bir atmosfere bürünüyordu. Omzumdaki çantayı düzelterek yürümeye başladım. Birkaç adım attıktan sonra elim yine istemsizce telefonuma gitti. Instagram’ı açıp Emir Efe’nin profilini görüntüledim. Yeni bir hikâye paylaşmıştı. Parmağımla ekrana dokununca video açıldı. “Roma’daki ilk akşamımız…” Kamerasını tarihi sokaklara doğru çeviriyor, yürürken etrafı gösteriyordu. Birkaç saniye sonra küçük bir meydanda durmuş, arkasındaki kalabalığı çekmeye başlamıştı. “Arkadaşlar, burası gerçekten inanılmaz. Akşam olunca bambaşka bir havaya bürünüyor.” Videonun sağ üst köşesinde konum etiketi…